
2 Temmuz 1993 yılında Sivas’ta, Pir Sultan Abdal’ı Anma etkinliklerine katılma amacıyla gelen ve Madımak Oteli’nde devlet destekli siyasal İslamcı örgütlerce harekete geçirilen kitle tarafından hunharca katledilen 35 Türk-Kürt Alevi, demokrat, aydın, yazar, devrimci öncüleri saygıyla anıyoruz.
Sivas Katliamı’nın 20. yıl dönümünde, bu olay üzerine birkaç söz söylemek bir görev olmaktadır. Bu katliamda esas olarak Alevi kimliği ve inancına sahip insanlar hedef alındığından, Aleviliğin tarihsel gerçekliğine bakmak, bununla birlikte 1990’lar Türkiye’sinin durumunu hatırlamak, bu katliamın neden yapıldığını ve günümüzde nasıl bir biçimde sürdürüldüğünü görmek bir görevdir.
Doğru bir tarih bilinci olmayanın yaşamında gerçek (aydınlık) değil yalan (karanlık) hüküm sürer. Tarih ve bilinç bu anlamda aydınlığın temel taşlarındandır. Tarih, günün (an’ın) ve geleceğin belirlenmesinde yol göstericidir. Yaşanmış eylem, harcanmış emek, yaratılan değerlerin birikimidir. Aydınlatıcı özü kendisinde taşır. Tarih, geçmişin anda zuhur etmesidir. O halde tarih bilinci olmaksızın günümüzü doğru değerlendiremeyeceğimizi ve yanlış eylemde bulunacağımızı çok iyi bilmek zorundayız. İnsan ancak bir toplumsal yapıda var olabilir. Birey için toplumsallıktan kaçmak zannedildiğinden daha zordur. Toplumsal gerçeklik insanın kimliğidir. Kimlik tarihseldir, dolayısıyla bütündür. Onu farklı göstermek ya da sadece bir yönüyle ele almak toplumsallığı yok etmek ya da çarpıtmaktır.
Çarpıtmanın en temel yolu ise tarih bilincinden bireyi ve toplumu kopartmaktır. Bu da ancak gerçekliği tersyüz ederek sunmak ve bunu topluma aşılamakla olur. Bu tersyüz etme ve aşılama da zor araçları ve asimilasyoncu yöntemler kullanılarak gerçekleştirilebilir. Kısaca, bir toplumsal kimliği yaşatmak nasıl ki tarih bilincine sahip olmayı gerektiriyorsa, aynı şekilde bir toplumsal kimliği yok etmek, asimile etmek, farklı bir biçime büründürmeye çalışmak ancak bu bilincin çarpıtılmasıyla mümkün olabilmektedir. Asıl olan toplumsal gerçekliktir. Birey bu toplumsallıkla var olabilir. Bundan uzaklaşmak ya da uzaklaştırılmak asıl olandan, özden kopmak demektir ki, bunun da giderek kendisinden uzaklaşmak, yozlaşmak, yabancılaşmak olduğu açıktır. Aslını değil de yozluğu sahiplenen ise yoz olur, toplumsallığından kopmuş olur; kısacası haramzade olur.
Öze sahip çıkmak en temel ilkedir
“Aslını inkar eden haramzadedir” sözü günümüzde her türlü çarpıtmaya, yalana, siyasi ve sosyal alanda yaşanan yozluklara karşı özelde Alevilerin, genelde ise tüm toplumsal kesimlerin kendilerine esas alması gereken temel bir ilkedir. Çünkü özünü inkar etmek doğrudan, güzelden, iyiden, yani Hak’tan yana olmaktan uzaklaşmak, yalana, çirkine, kötü olana yönelmektir. Dolayısıyla her koşulda öze sahip çıkmak, bunu korumak için çaba vermek, mücadele etmek insan olmanın en temel ilkesidir.
Alevilik, Kürt ve Türk (Türkmen) halkı içinde günümüze kadar taşınmış bir yaşam biçimi, düşünce ve eylem birlikteliği, bir tarihsel var oluş gerçekliği, birlikte yaşamada ısrarın, direnişin ve var olma bilincinin kimliğidir. Bu yönüyle bakıldığında Alevilik sadece bir inanç değil, insanlık özünün bir coğrafyada ve farklı etnik yapılarda vücut bulmasıdır. Toplumu toplum yapan temel ahlakî ve politik değerlerin, zihniyetin bileşkesi, bunun tarihsel akışı, bu akış içinde iyi, güzel, doğru olanı bağrına alan ve bunu zamanda farklı biçimlerle an’a kadar taşıyan insanlığın ta kendisidir. Mezopotamya ve Anadolu halklarının her türlü baskıya, sömürüye, zulme, haksızlığa, yani devlet ve devletli olan her şeye karşı bir başkaldırı, alternatif sistem olma duruşu, bunun toplum içindeki örgütlenmesi olmaktadır. Dolayısıyla Alevilik özünde egemenliğe, baskıya, sömürüye, zulme, haksızlığa karşı bir duruş, tarihsel temelleri güçlü olan ve tarihi an’da yaşatan bir toplumsal gerçekliktir.
Fakat şimdi bu gerçeklik öyle bir çarpıtmayla yüzyüze kalmaktadır ki, neredeyse Alevilerin temel sorunlarının çözümünün devlet içine girmekle, devletli olmakla çözülebileceği yalanına inanır bir hale gelinir olmaktadır. Adeta kendi katilinin ardına takılıp ölüme sürüklenmeyle karşı karşıya bırakılmaktadır. Çarpıtma budur işte! Yanlış, yalan buradadır! Oysaki Alevi toplumunun karşı karşıya bulunduğu sorunların temel kaynağı devlettir. Yaşanan katliamların, baskı ve sömürünün kaynağı devlettir. İdamın, cayır cayır yakılmanın, katliamlardan geçirilmenin tek nedeninin bu devlet denilen sömürü aracı olduğu gerçeği adeta unutturulmak istenmektedir.
Hem Osmanlı döneminde, hem de Türkiye Cumhuriyeti döneminde Türk ve Kürt (Kızılbaş) Alevilerin katliamlardan geçirildiğini bilmekteyiz. Katliamdan geçirilmek, o toplumun veya topluluğun bir tehdit unsuru olarak görüldüğü, onun varlığına dahi tahammül edilemediği, egemen olanın bundan büyük bir korku duyduğunu gösterir. Demek ki bu toplumun hem düşünce sistemi, hem inanç yapısı, hem yaşam biçimi egemen sistem tarafından tehlikeli görülüyor. Bu husus çok önemlidir. Çünkü var olan devletçi sistem kendisini mutlak görme gibi bir saplantı içinde hareket etmektedir. En doğru düşüncelere kendisinin sahip olduğunu söyler, en iyi yaşam sisteminin kendisinin oluşturduğu sistem olduğunu iddia eder. Ve devlet olmaktan, yani zor ve baskı tekeli olmaktan kaynaklı olarak kendisini toplum üzerinde zorla, baskı araçlarıyla hakim kılar ya da kılmaya çalışır. Bu nedenledir ki, eğer Aleviler devlete büyük bir korku veriyorsa, demek ki bu topluluğun temsil ettiği düşünce, yaşam sistemi, dünya görüşü ondan daha ilerde, daha doğru bir öz taşımaktadır.
Sivas Katliamı ve faili meçhuller
Bu gerçeklikten hareketle 1993 yılında Sivas’ta Türk devleti tarafından gerçekleştirilen katliamın neden yapıldığını, kimlerin bunu planladığını, neyi amaçladıklarını ve devamında Alevilerin bugün nasıl davranmaları gerektiğini ortaya koymak önem kazanmaktadır.
Bilindiği gibi, 90’lı yıllar Türk devletinin, özellikle de Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve Kürt halkına karşı tam bir kirli savaş yürüttüğü yıllardır. 1991-94 yılları faili meçhul cinayetlerin işlendiği, binlerce köyün yakılıp yıkıldığı, milyonlarca Kürt’ün topraklarından sökülerek başta İstanbul, İzmir, Adana, Mersin gibi Türkiye’nin metropollerine zorunlu göçe tabii tutulduğu bir dönemdir. Özellikle de 1993 yılı kirli savaşın Kürt halkı üzerine tam bir karabasan gibi çöktüğü, diğer yandan Kürt gerillalarıyla Türk devleti arasında kıyasıya bir siyasi, askeri mücadelenin sürdüğü yıllardır. Bu yıllarda Türk devleti Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek için faili meçhul cinayetleri arttırmıştır. Öyle ki Kürt Özgürlük Hareketi’ne sempati duyan, taraftar olan aydınlar, toplumun doğal önderleri ya katledilmiş, ya zindanlara atılmış ya da metropollere ve Avrupa’ya göçertilmiştir.
Kürdistan’da bu politika izlenirken, Türkiye’de de Kürtler üzerinde baskılar yürütülmüştür. Bu süreçte bir yandan fiziki saldırılarla Kürtler sindirilmeye çalışılırken, diğer taraftan Kürt toplumunun Kürt Özgürlük Hareketi’ne ilgi duymaması için büyük bir çaba içinde olmuştur. O dönemde Kürdistan ve Türkiye’de geliştirilen serhildanlar Kürt halkının Kürt Özgürlük Hareketi’nden kopmadığı, bu hareket etrafından kilitlendiğini göstermiştir.
İşte bu durumun önüne geçmek için Türk Devleti tarafından siyasal İslam’ın önü açılmıştır. Özellikle de Türkiye’nin metropollerindeki Kürtlerin siyasal İslam’a kanalize olması sağlanarak Türk devletinin inkar ve imha siyasetine zarar verecek durumdan çıkarılması amaçlanmıştır. Kürdistan’da da devletin katliamlarının ve baskının had safhada olduğu bu dönemde siyasal İslamcıların önünün açılmasının bir parçası olarak hizbi-kontra denen bir cinayet şebekesi ortaya çıkarılmıştır. Faili meçhul cinayetlerin bir kısmı devlet tarafından işlense de önemli bir kısmı bunlara yaptırılmıştır.
Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütülen kirli savaşta izlenen diğer bir politika ise Türkiye cephesinin de, yani Türkiye toplumunun da baskı altına alınması olmuştur. Demokrasi güçleri, demokratlar susturularak bunların Kürt Özgürlük Hareketi’yle bütünleşmesi engellenmeye çalışılmıştır. Diğer taraftan da Türkiye cephesi tümden Kürt Özgürlük Hareketi’ne kapatılarak, nefessiz bırakılıp, kuşatılıp, tasfiye edilmesi amaçlanmıştır. Türkiye cephesinde Kürt Özgürlük Hareketi’ne nefes aldıracak hiçbir demokratik gelişmeye imkan vermemek temel bir politika olmuştur. Tamamen şovenist bir politikayla Türkiye toplumu boğulma durumuna getirilmiştir.
1993’te Türkiye ve Kürdistan’da var olan siyasal durum budur. Kürdistan’da en ufacık gösteri katliamla bastırılmaktadır. Türkiye tarafında ise en ufacık bir hak arayışı ve demokratik gösteriye tahammül bile edilmemektedir. Sınırlı demokratik bir ortamın bile Kürt Özgürlük Hareketi’ne yarayacağı ve tasfiye konseptine zarar vereceği düşünülmektedir. Kısacası devletin Kürt ve Türk halkı üzerinde çok boyutlu bir bastırma ve pasifikasyon harekatı yürütülmektedir.
Siyasal İslam’ın önü tamamen açıldı
Sivas Katliamı böylesi bir konjonktürde gerçekleştirilmiştir. Demokratik ve devrimci kesimler baskı altına alınırken, siyasal İslamcı güçlerin önü açılmış, onların faaliyetlerine göz yumulmuş, her türlü örgütlenmelerine destek sunulmuş ve onların eliyle de Sivas Katliamı gerçekleştirilmiştir. Burada Türk devletinin katliamı planlayan ve örgütleyen güç olduğunu, siyasal İslamcı güçlerin ise katliamı gerçekleştiren tetikçi güç olduğunu görmek, o süreci doğru bilince çıkarmak için zorunlu olmaktadır. Dolayısıyla o zamanın Refah Partisi ne ise, bugünün AKP’si aynısıdır. Aralarında amaç bakımından bir fark yoktur.
Her şeyden önce, Türk devleti özellikle de Kürt Alevilerin(Kızılbaş) Kürt Özgürlük Hareketi’yle bütünleşmesini engellemek için böyle bir katliamı gerçekleştirmiştir. İkincisi, Kürt Özgürlük Hareketi’nin Kürt Aleviler üzerinden Türkiye’deki Alevi Türklere ulaşarak onlar içerisinde kendisine taraftar bulmasını önleme çabaları diğer bir husus olmaktadır. Çünkü o yıllarda sadece Kürt Alevi gençleri değil, Türk Alevi gençleri de Kürt Özgürlük Hareketi’ne katılmaktadırlar. Üçüncü husus ise, o yıllarda Alevilerin inançlarını özgürce yaşamak ve kendi kimliklerini özgürce ifade etmek için demokratikleşmeden yana tutum koymaları devlette bir rahatsızlık yaratmaktadır. Aleviler geçmişten beri demokrasi mücadelesinde yer almakta, devrimci sol güçlerle birlikte hareket eden konumda olmaktadırlar. Özellikle aydın ve sol kimlikli olma durumları Alevilerin devlet tarafından hedef alınmalarına neden olmaktadır.
Türk İslam kimlikli bir devletin kendisi dışındakileri kabul etmesi ve onlara yaşam alanı bırakmasını düşünmek gerçeği görmemektir. Son 20 yıla bakıldığında bu durum daha fazla gerçek olmuş, somutlaşmıştır. Çok iyi biliyoruz ki, Alevî felsefesinin ve yaşam biçiminin en büyük özelliği: Devletsiz olmayı düşünmeye cesaret etmesi ve devletsiz bir yaşam örgütleyebilmesidir. Elbette bunun da altında yatan gerçeklik, devletsiz toplum döneminin temel değerlerini kendi bağrında bulundurması ve bu değerleri günümüze kadar taşımış olmasıdır. Günümüzde Alevilerin bu gerçekliği her zaman göz önünde tutmaları, bu gerçeklikten güç alarak örgütlenmelerini geliştirmeleri, toplumsal ve siyasal alana müdahale etmeleri en doğru yaklaşım olacaktır.
Köprüye Yavuz denmesi katliamın devam etmesidir
Hiç kuşkusuz ki, Aleviler kendi tarihlerini, kültürlerini hem bilmeli, hem de onları gelecek kuşaklara aktarmalıdır. Bu onların hem en doğal hakkıdır ve hem de görevleridir. Bunu yapmazlarsa, günümüz kapitalist modernite sistemi içinde asimile olmaya ve bir yok oluşa doğru gideceklerdir. Dolayısıyla hem eğitim gördükleri, hem de inançlarına uygun ibadetlerini yerine getirdikleri, kültürlerini yaşattıkları örgütlenme ve kurumlara kavuşmaları gerekmektedir. Bu yönlü her türlü girişim ve çabaları kutsaldır, doğru olandır. Bu nedenle bir halkın veya topluluğun en doğal haklarını kullanması gibi, Aleviler de farklı bir inanç ve kültüre sahip olmaktan kaynaklanan her türlü haklarını kullanmaları gerekir. Bunun önünde engel oluşturan her tür girişim bir hak gaspıdır ve buna karşı mücadele etmek de en demokratik ve meşru haktır.
İkinci husus, Türk devletinin kimliği Türk-İslamcı(Sünni İslam) bir kimliktir. Dolayısıyla Alevilerin kendi ihtiyaçlarını, ya da taleplerini karşılamak amacıyla devletten medet ummaları kadar yanlış bir davranış olamaz. Türklük, milliyetçilik temelinde bir Türklük olduğu için, faşizan karakterlidir ve farklılıklara tahammülü yoktur. İslamcı yani Sünni İslam olduğundan, Alevileri zaten düşman gören, sapkın bir düşünce olarak tarif edip, bu inançta olan insanların katledilmesi için fetvalar çıkaran bir karaktere sahiptir. Erdoğan’ın, dolayısıyla AKP devletinin, İstanbul’da yapılacak üçüncü köprüye Yavuz Sultan Selim ismini vermesi, Alevilere yönelik katliamcı geleneğin sürdürüleceğinin çok açık bir ifadesi olmaktadır. Dolayısıyla günümüzde Alevilerin devlete yaklaşması, devletten kendi sorunlarına duyarlı olması ve çözüm bulmasını istemek yanlış bir yaklaşımdır.
Üçüncü husus, Türkiye’de ciddi bir demokratikleşme sorununun olduğu, demokratikleşmenin önünde ciddi engellerin var olduğu hususudur. Türkiye cumhuriyeti devleti demokratikleşmeden hiçbir toplumsal, etnik, inançsal, kültürel sorunun ciddi anlamda çözüme kavuşmayacağı gerçeğinin bilinmesi gerekmektedir. Türkiye cumhuriyeti devleti bir sistem krizi yaşamaktadır. Kriz bütünseldir, dolayısıyla çözümü de bütünsel olmak zorundadır. O nedenle Alevilerin sorunlarının çözülmesi ancak Türkiye’nin bir bütün demokratikleşmesiyle sağlanabilir. Bu gerçeklik günümüzde Alevî toplumu ve onun örgütleri tarafından artık net bir biçimde görülmüş durumdadır.
Dördüncü husus, bazı Alevî örgütlerinin pasif bir konumda kalma, suskunlaşma, mağduriyet edebiyatına sarılarak hak arama durumunu bırakmaları, özellikle de CHP’den ve onun zihniyetinden vebadan sakınır gibi kendilerini sakınmaları gerekmektedir. Yine bugün AKP Hükümeti, 12 Eylül faşist askeri rejimi dönemlerini katbekat aşan uygulamalar yapmaktadır. Hem Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik imha ve tasfiye saldırılarını her alanda sürdürmekte, hem de Türkiye demokrasi güçlerine yönelik bir baskı, sindirme harekatı yürütmektedir. Dolayısıyla buna karşı direnmek en temel görevdir.
Alevileri Şialaştırma yoluyla Sünnileştirme...
Son olarak, günümüzde Alevilere yönelik geliştirilen çeşitli özel savaş oyunlarını, bilinç çarpıtmasına yönelik girişimleri de dile getirmek gerekmektedir.
Öncelikle Alevilerin devlet içinde yer almamış ve inancını siyaset konusu yapmamış, ya da siyasi dinciliğe bulaşmamış bir toplum olarak kendi özgün örgütlenmelerini oluşturması ve bu temelde inançlarını yaşaması ve gelecek kuşaklara bu kültürü taşırması en temel haklarıdır. Bunu kabul etmek demokrat olmanın bir gereğidir. Fakat Alevî örgütlenmelerinin sadece Alevilerin sorunlarıyla ilgili kalmaları ve Türkiye’nin diğer toplumsal ve siyasal sorunlarına ilgi duymalarını önlemeyi amaçlayan çeşitli özel savaş yaklaşımları vardır. “Biz Aleviyiz ve sadece kendi sorunlarımız bizi ilgilendirir” anlayışının Aleviler içinde hakim hale getirilmek istenmesinin de bir özel savaş oyunu olduğu görülmelidir.
İkincisi, bugün özellikle Cem Vakfı ve İzzettin Doğan’ın başını çektiği ve kaynağı şaibeli olan örgütlenme Alevileri Şialaştırma yoluyla Sünnileştirme politikası yürütmektedir. Özellikle Cem Vakfına bağlı Cem evlerinde yapılan Cem törenleri tamamen Şialaştırma, Şialaştırarak Sünnileştirme ve Aleviliği yozlaştırma faaliyeti olmaktadır. Alevilerin cem törenleri asla ama asla bir Cuma hutbesi gibi ele alınamaz, ritüeller asla Şia ve Sünni yorumlarla harmanlanamaz. Bunu yapmak ancak devlet ajanlığı yapmak ve Alevileri devlete kanalize etme çabası içinde olmaktır.
Üçüncüsü, Türk ve Kürt Alevilerin ortaklaşan yanları kadar, etnik kimlikten kaynaklı olarak Kürt Alevilerin daha farklı sorunlarının olduğu bilinmektedir. Hem Türk ve hem de Kürt Aleviler Alevî kimliklerinden dolayı baskı görmüşlerdir ve görmektedirler. Ama Kürt Aleviler bir de farklı bir dil ve etnik kimliğe sahip olduklarından dolayı bir baskıya ve asimilasyon politikasına maruz kalmaktadırlar. Dolayısıyla tüm Alevi örgütlerinin Kürt Alevilerin bu konudaki duyarlılıklarını saygıyla karşılamaları ve onlara destek verme temelinde yaklaşım göstermeleri en doğru tutum olmaktadır. Çünkü Alevilikte ezilenin yanında olmak, ezene karşı durmak bir ilkedir. Milliyetçiliğe karşı durmak, halkların kardeşliğini savunmak, Hak’ın ve haklının yanında ve yolunda olmaktır.
Sonuç olarak, günümüzde Türkiye’de toplumsal sorunların tek çözümü Türkiye’nin demokratikleşmesidir. Demokratikleşme yaşanırsa farklı kültürlerin, dinlerin, dillerin, etnik yapıların bir arada yaşayabilmesi gerçekleştir. Demokratik bir anayasa temelinde yeniden inşa edilecek bir sistem içinde var olan devlet yapısı farklı kimliklere, inançlara eşit mesafede olacaktır. Bunu Kürt Halk Önderi “Demokratik Ulus” olarak tanımladı. Dolayısıyla Türkiye’deki sorunlar demokratik ulus yaklaşımı temelinde çözülecektir.
Elbette Demokratik Ulus çözümünün gerçekleşmesi için de bir mücadele gerekmektedir. Bugün Türkiye’de bunun mücadelesini veren en temel güç Kürt Özgürlük Hareketi’dir. Bununla birlikte Türkiye’deki devrimci demokrat güçlerdir. Dolayısıyla Kürt sorunu çözülmeden Türkiye’nin demokratikleşemeyeceğini bilmemiz gerekiyor. Türkiye’nin demokratikleşmemesi demek de, başta Alevîler olmak üzere diğer toplumsal kesimlerin, farklı kimliklerin, inanç topluluklarının sorunlarının çözümsüz kalması demektir. Bu nedenledir ki, gerçek bir çözüm ve gerçek bir demokratikleşmenin sağlanabilmesi için başta Kürt Özgürlük Hareketi olmak üzere tüm devrimci ve demokrat güçlerle birlik olmak, ortak platformlarda birlikte mücadele vermek gerekmektedir. Bunun gerçekleşmesi demek, Sivas’ta şehit olan canlara ve yoldaşlara layık olma ve onlara verilen sözün yerine getirilmesi olacaktır.
Bu vesileyle Sivas Katliamı’nı gerçekleştirenleri kınarken, bu katliamda yaşamını yitiren canları bir kez daha yad ediyoruz.
CAFER DÎLAN KOÇGÎRÎ