
şiddetin topolojisine dair notlar 2. BÖLÜM
Yılmaz FIRAT
2 Temmuz 1993’teki Sivas Katliamı vesilesiyle Aleviler ve diğer toplumsal dinamiklerden hareketle özetlemeye çalıştığımız üzere Kemalist Cumhuriyet; yapısal sorunlarını çözmek yerine bunları kendi iktidarına ayak bağı olarak görür; hatta iktidarına alternatif olabilecek potansiyel taşıdığını düşünür ve kendi yöntemlerince tasfiye yoluna girer. 14. yüzyıldan günümüze uzanan Mağripli büyük düşünür İbn-i Haldun’un yerinde tespitinde olduğu üzere, “devletin temeli hukuk değil, zordur.” Hukuki görünümüyle toplum üstü bir konumda yer aldığı yanılsaması yaratan devlet aygıtı, şiddet ve nefret söylemini kurgulayıp beslerken toplumla diyalektik bir ilişki kurar. Tasfiyelerinde devlet olmanın verdiği meşruiyetle hareket ederek “zor” aygıtlarını devreye sokar; kimi zaman mahkemeler kimi zaman ise polis-asker gücü… Devletin kendi yurttaşına/halkına uyguladığı şiddete “hukuk, vatan savunması, terörle mücadele” gibi etiketlerle meşruiyet kazandırılırken, bireyin/yurttaşın şiddetine ise “suç/terör” yaftası yakıştırılarak birey/yurttaş mahkûm edilir; devlet kutsanır.
İttihatçı gelenekten beslenen bir grup Osmanlı paşasının öncülüğünde kurulan Cumhuriyet, ulus yaratma sürecinde toplumsal yapıyı bir şiddet sarmalı içerisinde yapılandırır. Nefret ve şiddet söylemini kurgularken de “Osmanlı’nın devamı değiliz” söyleminin tersine, Osmanlı’nın sosyo-politik tarihsel birikimlerinden “yararlanır.”
Umberto Eco’nun “Beş Ahlak Yazısı” (9) adlı kitabında da vurguladığı üzere, var olan farklılıklara yönelik nefretin beslendiği tarihsel, toplumsal ve siyasal bir arka plan her zaman vardır ve canlı bir organizma olan toplumsal yapı, hem dış hem de iç müdahalelere açıktır: “Sözde bilimsel Yahudi karşıtlığı XIX. yüzyılda doğmuş, sonunda yüzyılımızda soykırımın totaliter antropolojisi ve sınai uygulaması haline gelmiştir; ama yüzyıllardan beri, Kilise babalarının döneminden beri, Yahudi karşıtı bir polemik ve gettoların bulunduğu her yerde toplumun alt kesimlerinde yüzyıllarca süren Yahudi karşıtlığı var olmasaydı, sözünü ettiğimiz Yahudi karşıtlığı doğamazdı. Geçen yüzyılın başlarındaki Jakoben karşıtı Yahudi komplosu kuramları halktaki Yahudi karşıtlığını yaratmamış; daha çok, zaten var olan farklılara yönelik nefretten yararlanmıştır.”
II. Mehmet’in Uzun Hasan hükümranlığındaki Akkoyunlularla giriştiği 1473’teki Otlukbeli Savaşı’ndan (10) I. Selim dönemindeki toplu katliamlara ve Anadolu’daki onlarca Alevi isyanı ve bu isyanların kılıç zoruyla bastırılmasına yaşanan kıyımların oluşturduğu bir sosyo-psikolojik birikim, toplumsal yapının genlerine nüfuz eder ve kendinden olmayana, asimile olup kendisine dönüşerek entegre olamayana duyulan nefret ve şiddet söyleminin iktidarın eril söylemiyle de beslenerek buradan kendine bir damar açar.
Bugün hâlihazırda Alevilerin cemevine ibadethane statüsü verilmesi, çocuklarına okullarda zorunlu din dersi dayatılmaması gibi en temel insani hakları talepleri duymazdan, görmezden geliniyorsa bunun Sünni-Hanefi inancına sahip egemenler ve toplumsal kesimler açısından tarihsel bir arka planı bulunmaktadır. Koçgiri, Dersim, Muğla Ortaca, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi gibi onlarca saldırıda Sünni kitleleri “motive eden” şey; tam olarak bu tarihsel arka planda yatan Alevi karşıtı nefret ve şiddet söylemidir.
İttihatçıların öncülük ettiği Ermeni Soykırımı ve sonrasında ulus-devlet inşasında Kürt düşmanı söylem de iktidarlar tarafından beslenen bir argümandır. Çünkü bir ulus-devlet düşmansız, ötekisiz yaşayamaz; ayakta duramaz. Kendi ulu/yüce/tek varlığını ancak bir başka kimliği aşağılayarak, düşmanlaştırarak var edebilir. Bin beş yüz yıllık Türk kimliğinden bahsedip sonra 20. yüzyılda Türklerin atası olduğunu iddia ederek kendine bu minvalde soyadı da yakıştıracak kadar bilimsel tarih yaklaşımından yoksun, çarpık, çelişik bir anlayışın kurguladığı tarihten “öteki”nin payına düşen haliyle nefret ve şiddet söylemi olur; çünkü bu çarpık ve çelişik, kurgulanmış tarihin üzeri ancak böyle örtülebilir egemenler açısından.
Ulus-devlet inşasında, “Türk kimliği bu coğrafyanın en üstünüdür; Kürt, Arap, Ermeni, Çerkes ve diğerleri; bunlar ancak alt kimlik olabilir. İtiraz ederlerse de ‘Türk’ün gücünü’ görürler” ile “Sünni-Hanefi inancı en doğru İslami referanstır, bunun dışındakiler sapkınlıktır” ve “Erkek devlet kurar, kadın ev; kadın-erkek ilişki biçimi ahlaki olandır (heteroseksüellik)” yaklaşımı, Cumhuriyet egemenlerinin temel referansları olup Türk-İslam-erkek kimliğinin de inşasındaki temel taşlardır. Toplumu bu yaklaşımlar üzerinden biçimlendirmeye çalışır, okuldaki eğitim-öğretim müfredatları buna göre biçimlenir, üniversitelerdeki akademik çalışmalarla bu anlayışa “bilimsel” kılıflar uydurulur, dinsel referanslar bu anlayışları destekleyecek biçimde ön plana çıkarılır.
Ulus-devletin kendi varlığını sürdürmesinin temel koşullarından birisi de bitmeyecek bir savaş, bir düşman, bir öteki kültü yaratmaktır. George Orwell’ın 1984’ünde olduğu gibi… Kemalist cumhuriyetin ötekileri de Osmanlı’dan devraldıkları Aleviler, ittihatçılardan devraldıkları Ermeniler ve kendi Türklüğünü inşa ederken çatıştığı Kürtlerdir. Türk toplumsallığının temel kurucu unsurlarından biri olan şiddeti; “öteki” bellediklerini bastırma, asimile etme, göçertme, kıyımdan geçirmenin aracı kılar.
***
Dün Alevi nefreti söylemi üzerinden Sivas’ta, Madımak’ta tekbir sesleri eşliğinde gerçekleşen katliama sessiz kalanlar ile bugün Kürdistan’da Sur, Cizre, Nusaybin, Şırnak, Yüksekova, Silvan, Lice, Silopi gibi onlarca kentteki yıkıma sessiz kalanların beslendiği yer tam olarak aynıdır: Tarihsel arka planda biriktirilen ve kuşaktan kuşağa -devletin ideolojik aygıtları eliyle- aktarılan şiddet ve nefret söylemi. Bu söylem ve tutum, neredeyse babadan oğula aktarılır, yeniden yeniden üretilir. (11) Kendinden olmayanın, kendisi gibi olmayanın yok edilmesi gerektiğine inanan/inandırılan kitleler, nefretin ve şiddetin baş aktörü/öznesi haline gelir. Aynı zamanda Alevilere yönelik nefret söylemi ve saldırıların kadın bedeni üzerinden yapılması ile Kürdistan’da çatışmalarda yatak odalarına girilip kadın iç çamaşırlarının sergilenmesi; duvarlara, aynalara, fayanslara yine kadın bedeni üzerinden aşağılayıcı söylemlerin yazılmasının beslendiği yer de aynıdır: Bin yılların biriktirdiği erkek egemen anlayışın dili…
Kadın bedenini çarşafa ve türbana hapsedip bunu da sabah akşam eleştirdikleri/aşağıladıkları demokrasinin en temel ilkelerinden “kişisel özgürlük” söylemi üzerinden meşrulaştırıp “gündelik hayatın bir parçası, inançlı kadının olmazsa olmazı” olarak sunan eril-dinsel zihniyetin Alevi kadınlara ve Kürdistan’daki kadınların mahremine dair işlenen insanlık dışı suçlara sessiz kalması da sorgulanmalıdır. Bugünkü iktidarın nimetlerinden fütursuzca faydalanan bu kesimlerin demokrasi, eşitlik, adalet, özgürlük, toplumsal barış ve uzlaşı gibi evrensel değerlere dair bir talepleri olmadığını 15 Temmuz sonrasındaki “Demokrasi Nöbetleri”nde atılan tekbirli, idamlı sloganlarda da görebiliriz.
***
Frantz Fanon’un “Şiddet Üzerine” adlı çalışmasından bir bölüm: “Sömürge dünyası bölümlenmiş, ikiye ayrılmış bir dünyadır: Bölüşüm çizgileri, sınırları ordu ve polis karakolları ile belirlenmiştir. Kapitalist toplumlarda, eğitim, dini veya laik, babadan oğula intikal eden ahlaki tavırların oluşumu; elli yıllık iyi ve düzgün hizmetleri sonucu ödüllendirilen işçilerin dürüstlüğü, erdem ve uyumluluk içinde önerilen sevgi; bütün bu kurulu düzenin estetik kabulleri sömürgeleştirilen, sömürülen insanın çevresinde, düzenin güçlerinin amaçlarına ulaşmalarını kolaylaştıran itaat ve yasaklama çemberi oluşturmuştur. Kapitalist ülkelerde sömürülen insanla iktidar arasında pek çok akıl hocası yerlerini almışlardır. Buna karşılık sömürgeleştirilen ülkelerde sömürgeleştirilen insanlarla ilişkileri temin edenler eli silahlı aracı güçlerdir. Bu güçler, napalm ve dipçik zoruyla sömürgeleştirilen insana kımıldamamasını, yerinde oturmasını öğütlerler. Görüldüğü üzere iktidarın aracısı yalın bir şiddet dili kullanmaktadır. Zulmü hafifletmediği gibi, baskısını da gizlememektedir. Bu aracı güçler şiddeti evlere, insanların beyinlerine kadar sokuyorlar.” (12)
Statüko karşıtı söylemi ve “ileri” demokrasi sözleri ile iktidara yürüyen AKP, bugün gelinen noktada Türkiye’de neo-liberal politikaların en başarılı uygulayıcısı, sermaye sınıfının destekçisi konumundadır. Türkiye emekçi sınıflarını kapitalist-modernitenin olanaklarından kısmi düzeyde yararlandırarak, onları daha iyi, daha lüks bir hayat için “motive etmeye” çalışıp, yoksulların/emekçilerin dinsel inançlarını da sömürerek beklentilerini üst düzeyde tutup büyük kalabalıkları sistem içi, uyumlu, “söz dinleyen” normal bireyler olarak kurgulamaya çalışır. Foucault’nun dediği gibi, “normal insan, kurgudur” zaten. Kapitalist-modernite, “sömürülen insanın çevresinde, düzenin güçlerinin amaçlarına ulaşmalarını kolaylaştıran itaat ve yasaklama çemberi oluşturmuş” ve bu sömürüyü “kader” kisvesi altında yutturmaya çalışan “sömürülen insanla iktidar arasında pek çok akıl hocası yerlerini almışlardır.”
Kürdistan’da ise özellikle 7 Haziran Seçimleri’nde aldığı yenilginin de etkisiyle savaş konseptini bütünüyle fiiliyata geçirip “Sri Lankacılık” oynamaya, sömürgeci/işgalci bir güç refleksiyle hareket etmeye çalışan ceberrut bir devlet partisidir, AKP artık. Gülen grubuyla girdiği iktidar paylaşım savaşında Kemalistlerle “iş tutarak” 15 Temmuz’u planlayan ve sonrasında OHAL ve KHK’larla sadece Gülen grubunu değil, kendisine alternatif gördüğü tüm muhalifleri tasfiyeye girişen bir darbe hükümetidir, aynı zamanda. (13) Kürdistan’da asker, polis, karakol; tank, top, tüfekle vardır sadece. Hatta son dönemde yurtsever halka karşı “panzer kazaları” adı altında cinayetler işlenmektedir. Fanon’un da vurguladığı üzere, “sömürgeleştirilen ülkelerde sömürgeleştirilen insanlarla ilişkileri temin edenler eli silahlı aracı güçlerdir. Bu güçler, napalm ve dipçik zoruyla sömürgeleştirilen insana kımıldamamasını, yerinde oturmasını öğütlerler. Görüldüğü üzere iktidarın aracısı yalın bir şiddet dili kullanmaktadır. Zulmü hafifletmediği gibi, baskısını da gizlememektedir.”
***
Bugün Erdoğan ağzından dillendirilen nefret ve şiddet söyleminin en üst perdeden dile getirilmesinin işareti sayılabilecek “tekçi” söylemi, sadece “Erdoğan’ın, AKP’nin fikriyatı”ymış gibi düşünmek, varsaymak, Cumhuriyet tarihini ve siyaset kültürünü tanımamak demektir. “Derin bir sağcı İttihatçılık” (14) anlayışının egemen olduğu; Kürt’ü, Alevi’yi, kendisi gibi olmayan, kendisine biat etmeyen, “tek” anlayışını benimsemeyen her türlü etnik, dinsel ve cinsiyet kimliğini yok sayan bu söylem, toplumsal yapıyı nefret ve şiddet sarmalına hapsederek kendi iktidarını sürdürür. “Bir yanda hukuk düzeni olduğu gibi geçerliliğini koruyor, normlar var. Gerektiğinde bu normlar uygulanıyor da. Fakat bir yandan da iktidarın bu normları istediği zaman aşabileceği, iptal edebileceği bir “tedbir devleti” de var. Şartların gerektirdiği, kendi ihtiyaçlarına cevap veren her türlü kararı, normlara bağlı kalma mecburiyeti hissetmeksizin alabilen devlet. Dolayısıyla norm devleti ile tedbir devleti bir arada varlığını sürdürüyor. Yeni rejimin adı ikili devlettir.” (15)
Sonuç olarak, “Kaybolmayan şeyler vardır. Bunlardan biri de şiddet”tir. (16) Toplumun iktidara itaatini içselleştirmesini kolaylaştıran bir unsur olarak şiddet, insani özden yoksun seyirciler haline gelen toplumlar/topluluklar yaratır. Yeni bir Türk insanı, yeni bir Türklük anlayışını oluştururken şiddet öğesini aktif kılmak ve sürekli sıcak ve diri tutmak, Kürdistan’daki savaşı ve 15 Temmuz darbesi gibi süreçleri bunun besleyicileri, enstrümanları kılmak yeni rejimin en önemli araçlarındandır. İktidar gücünü kaybetmemek adına her türlü insani değeri çiğneyebileceğini yakın tarihin birçok örneği ile ispatlayan egemen devlet yapısına karşı; pasif direnişin bu zamana denk düşen mümkünsüzlüğü, öz bir direniş gücüne sahip olmayanın kendini koruyabilmesi ve yine zaman içinde kendi devamlılığını sağlayabilmesi pek mümkün görünmemektedir.
Egemenlerin yazdığına göre, “tarih, ahlakın yadsımasıdır. Tarihi derinleştirirsek, onun üzerine kafa yorarsak, kötümser olmamak kesinlikle imkânsızdır.” (17) Bu kötümser tarihin gidişatını tersine çevirmek; sermayenin emeği sömürüsüne, bir ulusun başka bir ulus üzerindeki üstünlük iddiasına, bir inancın diğer inançları yok saymasına, erkeğin kadın üzerindeki egemenliğine, doğanın insan tarafından tahrip edilmesine karşı mücadele etmek, devrimci bir itirazla, devrimci bir mücadeleyle ve devrimci bir erdemle gerçekleştirilen dayanışma ile mümkündür.
BİTTİ
NOTLAR:
9) Umberto Eco, Beş Ahlak Yazısı, Can Yayınları, 2012
10) Bir kitap önerisi: 1473, Bedia Ceylan Güzelce, Çınar Yayınları, 2017
11) LGBTİ bireylerine yönelik şiddet ve nefret söylemi de aynı tarihsel birikimden beslenir; hatta dinsel metinler de referans gösterilerek bu şiddet ve nefret söylemi ve tutumu pekiştirilir.
12) Yeryüzünün Lanetlileri, Frantz Fanon, Versus Yayınları, 2002
13) Ekleyelim: HDP’nin tasfiyesi, bir devlet operasyon olarak gerçekleşir. Ülkenin doğusunda AKP için; batısında ise ilerici, devrimci, demokrat, sol ve Alevi kesimlerle kurduğu örgütlü ilişkisi ile CHP için “tehlike” arz eden HDP, başta eş başkanları, milletvekilleri tutuklanmalarla, belediyeleri ise kayyumları yoluyla tasfiye edilmeye çalışılır.
14) İrfan Aktan’ın Gazete Duvar’daki Mithat Sancar söyleşisinden. www.gazeteduvar.com.tr
15) İrfan Aktan’ın Gazete Duvar’daki Mithat Sancar söyleşisinden. www.gazeteduvar.com.tr
16) Şiddetin Topolojisi, Byung-Chul Han, Metis Yayınları, 2017
17) Ezeli Mağlup, E.M. Cioran, Metis Yayınları, 2007