Yer değiştiren toplumların radikal geleneklerine sıkıca sarılması, onların kaybolma ve yok olmaya karşı kendilerini koruma güdülerinden kaynaklıdır. Özellikle Almanya ve Fransa’da şahitlik ettiğim birçok 70’li yılların işçi ailesi bu anlamda önemli örneklerle doludur. Bu yaşam tarzına komünotarist bir düşünce de eklenince beslenemeyen yani canlı ve diri kalması gereken kültür ve dil de zamanla körelmeye başlıyor. Diasporadaki Kürt varlığı; acısı, sızısı, siyaseti, geleneği ve sevinciyle kurumsallaşmadığı sürece savrulmaya çok açıktır.

Almanya’da kırk yılı, Fransa’da otuz beş yılı bulan bir geçmişi var Kürtlerin. Kürdistan’da verilen amansız bir savaşın ve siyasi mücadelenin Avrupa’ya savrulan ayağını oluşturuyorlar.
Onyıllardır süren askeri ve siyasi mücadele sürecinde verilen bedeller gözönüne alındığına ‘nasıl bir yaşam tarzı’ sorusu, bize ‘üretilen’ ile ‘tüketilen’in örtüşmediğine işaret ediyor.
Her gün arkadaş ve dost sohbetlerinde sözünü ettiğimiz fakat ne gazete, ne de televizyonlarda kritiğini yaptığımız kültürel yozlaşmaya doğru giden birçok konuya değinmek gerekiyor. Çünkü yaşam, siyasetin diliyle her ne kadar şekillense de özünde hal, hareket, davranış biçimi, alışkanlıklarla da bir devinim içindedir. Diasporadaki Kürt düğünlerinden başlamak gerekiyor. Avrupa’da yüzbinlerce insanı ilgilendiren ve hatta artık fazlasıyla toplumsal bir rahatsızlık konusu olmaya başladı, düğünlerin yapılış şekli. Avrupa’da yaşayan anne ve babalardan, kızı gerilla olup, Kürdistan dağlarında erkek yoldaşlarıyla omuz omuza özgürlük mücadelesi verenler var. Aynı ebeveynler, bir diğer evladının düğününde de erkek ve kadınları ayırıp, aralarına kara bir perde çekerek düğün yapıyorlar. Evlilik bağı ile bir araya gelen kişi ve çiftler çekirdek ailenin etrafında geniş bir aile olurlar. Onların arasına perde çekmenin hiçbir dini ifadesi yoktur. Bunun yaşamda da bir karşılığı yoktur.
Avrupa’nın göbeğinde yaşanan bu tür davranışlar ne verilen mücadeleye ne de Kürt kültürüne yakışıyor. Serhadlı biri olarak bu konuda birebir sitem odağı olduğumu belirtmek isterim. Şunu da hatırlatmak isterim ki; çocukluğumda hatırladığım köy düğünleri her renkten insanın (kadın, erkek, çocuk, yaşlıların) katılımıyla günlerce kutladığı bir şenliğe dönüşürdü. Bu yüzden Avrupa’nın göbeğinde, Paris’te, Marsilya’da, Köln’de Kürtler geri giderken, köylüler Kürt kültürünün renk cümbüşüyle düğünleri şenliğe çeviriyorlar. Köylerde ayrı oturma odaları, misafir odaları, ayrı yerde yemek yendiği görünse de düğünde perde çekme görülmemiştir. Bu kültür haremlik selamlık Osmanlı kültürüdür ve Kürt kültürünün buna tekabül eden ne bir yapısı, ne de bir geleneği vardır.
Düğünlerdeki bir diğer talihsizlikte tüketilen müziktir. Tüketilen diyorum, çünkü elektronik org, cıstak cıstak seslerle kompoze hazır müzikler insanı kusmaya kadar götürüyor. Her düğün sonrası en az bir gün de davula dönmüş kafaları dinlendirmeye almak gerekiyor. Eğlence ve neşe kültürü insanı bu kadar yoran ve kendisine yabancılaşmayı da getiren bir hal aldık neredeyse. Kulakları sağırlaştıran bu müziğe karşı, Kürt kültüründe önemli yeri olan ve insanı gerçekten dinlendiren, düğünlere renk katan müzik enstrümanları var. Saz, balaban, flüt, erbane insanın ruhunu dinlendiren enstrümanlardır. Ya da kulakları yırtan gürültü kalabalığı yerine gırani oynarken karşılıklı söylenen kilamlar, yani halay esnasında bir birine sözlerle çevirilen kilamaların yerini ne tutabilir? Saatlerce söylenen bu kilamlar Kürt kültürünün en canlı düğün örnekleridir.
Sadece Kürt düğünlerine bile baktığımızda Avrupa’da kültürel yozlaşmanın ne kadar derinden işlediğini görebiliyoruz. Oysa dil ve kültür birer canlı varlıktır, bir nehir gibi, bir ırmak gibidir. Az da olsa dere ve çaylardan beslenmezse zamanla kurumaya yüz tutar. Avrupa’daki savrulma ve yozlaşmanın önüne geçmenin yolu, bize ait olmayan gelenekleri dejenere etmekten değil, özümüzü barındıran renklerle buluşmaktan geçiyor.