
Diaspora kelime olarak kopma, dağılma ve savrulmayı ifade eden bir kavramdır. Yabancı egemenlik altında dağılma sürecine girmiş bir toplumun kendi topraklarını terk edip dünyanın dört bir yanına savrulmasını ifade eder. Diaspora tarihsel olarak daha çok topraklarından sürülüp başka ülkelerde yaşamaya zorlanan Yahudilerin yurtsuzluğa mahkûm edilmiş durumunu tanımlamak için kullanılmıştır. Bugün de çoğunluğu hâlâ dünyanın değişik ülkelerinde yaşıyor olsalar bile, İsrail devletinin kuruluşuyla birlikte, Yahudiler için kopuş ve dağılmanın son bulduğu söylenebilir. İsrail topraklarında yaşayanlardan daha fazlasının başka ülkeleri mesken tutmalarına bakıp diaspora Yahudilerinden söz etmek pek gerçekçi değildir. Kopma ve dağılmayı yaşamak bir yana, Yahudiler maddi ve manevi zenginlikleriyle günümüz dünyasının en güçlü örgütlü toplumu ve ulusudur. Diaspora yaşamı belki de en fazla Asurî halkı için geçerlidir. Ermenilerin önemli bir kesiminin de benzer bir durumu yaşadığı söylenebilir.
Kürtler için genelde diasporadan söz edilemez. Bunun nedeni, yaşadıkları fiziki soykırımlar ve katliamlara rağmen, Kürtlerin kendi topraklarından kopmayı hiç düşünmemiş olmalarıdır. Kürdistan’ın dağlık coğrafyası bunda belirleyici rol oynamış, dağları Kürt halkının Yahudiler gibi bir fiziki kopuşu ve savrulmayı yaşamalarına engel olmuştur. Dağ, Kürt halkının meskenidir, kendi varoluşunu borçlu olduğu en önemli savunma kalkanıdır. Asurîler ve Ermeniler kadar ağır bir dağılmayı yaşamamaları, kendi dağlarına yaslanmış bu halkı topraklarından söküp çıkarmanın aşılması oldukça güç zorlukları nedeniyledir. Kürdistan ile dağ neredeyse özdeş kavramlar durumundadır. Kürdistan’ın etimolojik olarak ‘yüksek memleket’ anlamına gelmesi de bu özdeşliği doğrulayan çarpıcı bir unsurdur. Bu açıdan Kürtlerin ‘Dağlı Halk’ olarak adlandırılmaları yerindedir denilebilir.
Aynı bakış açısı bir ölçüde bugün de geçerlidir: Dağdan söz edildiğinde çoğu zaman akla geçit vermez engeller ve yol yokluğu gelir. Özellikle kapitalizm öncesi uygarlık sisteminde kentte üslenmiş devletçi toplum için bu düşünüş biçimi doğrudur. Devlet bu dönemde dağa ve aynı anlama gelmek üzere kıra egemen olmayı hiçbir zaman tam başaramamıştır. Kırdan kopup kente göçen emekçi, kendi öz toplumuna duyduğu özlemi “Yol ver dağlar, ben sılama varayım” sözleriyle dile getirir. Bu özlem oldukça doğaldır. Çünkü kent baskı ve sömürünün üssü iken, dağ hemen her zaman özgürlüklerin ve komünal yaşamın yurdu olmuştur. Yani dağ ve kent sadece iki farklı mekânı değil, iki farklı yaşam biçimini ortaya koyar. Kürt insanının zihniyetinde ‘bajarî’, yüzlerce yıl boyunca hep işbirlikçi tipe karşılık gelmiştir. Bajarî kendi kimliğini önemli ölçüde yitirmiş ve kendi gerçeğine yabancılaşmış insandır. Buna karşılık ‘dağlı olmak’ kendi kimliğini, dilini ve kültürünü özgürce yaşamak demektir.
Cumhuriyet döneminde Kürtler çok sayıda kırım ve kıyım harekâtından geçtiler. Hiç de azımsanmayacak bir Kürt nüfusu mecburi iskân uygulamalarıyla yerlerinden yurtlarından edildi. Asimilasyona yatkınlık göstersinler diye küçük parçalar halinde Türkiye’nin değişik yerlerine serpiştirildi. Ancak bu politika Kürdistan’ı boşaltmada fazla sonuç alıcı olmadı. Zorunlu iskâna son verildiğinde, göçertilenlerin büyük kesimi yeniden kendi yurtlarına dönüş yaptılar. Asıl göç veya göçertme 1960’lardan itibaren yaşanmaya başladı. Bu kez mecburi iskân yoktu. Ancak Kürtler üzerinde uygulanan ekonomik soykırım, kaçarcasına kendi topraklarına dönüş yapan sürgün Kürtlerini bile göç yollarına düşürdü. Başlangıçta bu göç bir bakıma mevsimlik işçi olarak çalışmaya dayanıyordu. Yurtdışına işçi gönderme de bu dönemde başladı. Diaspora artık Kürtlerin de yaşadıkları bir gerçeklik oluyordu.
Dersim ulus-devletin sömürgeleştirme sürecinde en geç düşen, ancak en erkenden dağılma sürecine giren Kürdistan parçası oldu. Tenkil, tedip ve tehcir harekâtının akıllara durgunluk veren ölçüsüz şiddeti bunda önemli rol oynadı. Kültürel soykırım politikasında başarı kazanmak isteyen ulus-devlet, bu konuda Dersim’i bir pilot bölge olarak ele aldı. Asimilasyonu en çok bu alanda yoğunlaştırdı. Metropollere ve Avrupa ülkelerine göçü alabildiğine teşvik etti. ‘Sel Harekâtı’ dönemini aratmayan 1990’lı yılların azgın şiddeti ve köylerin yakılıp yıkılması ise uzun süredir yaşanan Dersim’den kopuşu kaçışa dönüştürdü. Bu temelde diasporada yaşayan Dersimlilerin sayısı Dersim’de yaşayanları katbekat aştı. Kopanlar yerleştikleri yeni yerlerde kalıcılaştılar. Kentin modern yaşamına balıklamasına daldılar; dillerini, inançlarını ve kültürlerini terk ettiler.
Dersimlilerin bugün eskinin Yahudilerinden çok daha fazla dünyanın dört bir yanına savruldukları bir gerçektir. Sidney’den Stockholm’a, Tokyo’dan Frankfurt’a kadar her yerde bu tür ‘gönüllü sürgünler’e rastlamak mümkündür. İstanbul ve Almanya bu insanların en yoğun yoğunlaştıkları yerler durumundadır. Katılmak istedikleri toplumların kültürüyle uyum sağlama, daha doğrusu hızla modernist yaşama adapte olma bu kesimlerin övündükleri temel özellikleri oluyor. Bu adaptasyon veya erime yeteneği elbette kopuş ve kaçışın şiddetinden kaynaklanıyor. Öyle ya, kirli bir elbise gibi gördüğünüz eski kimliğinizden ne denli arınırsanız, yenisiyle buluşma imkânınız da o denli artar. Eskiyi ne denli olumsuzlarsanız, yenisine o denli olumlu özellikler atfedersiniz. Kürtçeyi tamamen unutun ki, Türkçe ve Almancayı bir Türk ve Alman kadar aksansız konuşabilesiniz. Olup biten özünde budur. Bugün Almanya’da on beş bin üniversite mezunu Dersimliden söz ediliyor. Buradan çıkarılan sonuç, bu durumu ilericilik olarak yorumlamaktır. Dersimli ilericidir, çünkü herkesten daha fazla modernist yaşamla uyum sağlıyor!
Dersim özgür olsaydı belki de yabancı dil öğrenmenin, üniversite okumanın ve bir ‘meslek sahibi’ olmanın anlamı olabilir, o zaman bunlarda bir olumlu yan bulunabilirdi. Ne yazık ki bunun tersi geçerlidir. Bugün Dersim müthiş bir soykırım kıskacındadır. Dersim’deki asker ve polis sayısı yerli insan sayısının üstündedir. Hiçbir yerde askeri işgal Dersim’deki kadar görünür değildir. Çocuklar ve gençler hiçbir yerde bu kadar iğrenç bir dejenarasyona tabi tutulmamıştır. Ekonomik soykırım had safhadadır. AKP iktidarı Dersim’i kendisi olmaktan çıkarmak için korkunç bir özel savaş yürütüyor. Dersim’i Aleviliğin ve Kürtlüğün mezarı haline getirmek için her şeyi yapıyor. Yaşamın kaynağı bu biçimde kurutulmak istenirken, diasporada onurlu bir yaşamdan söz edilebilir mi? Bu durum karşısında sessiz kalarak Dersim’de Kürtlüğün ve Aleviliğin yaşatılması sağlanabilir mi?
Bir kez daha altını çizerek vurgulamakta yarar vardır. Diaspora kopuş ve dağılmadır, yabancılaşma ve kendisi olmaktan çıkmadır. İlericilik bir yana, bunun bir tek adı vardır, o da ihanettir. Unutmayalım, ihanet kopuşla başlar. Bu açıdan diaspora sözcüğü lanetli bir kavram olarak görülmeli ve kullanmamak için azami özen gösterilmelidir. Elbette sorun sadece bu kavramı kullanmamak değil, diaspora yaşamını, yani kopuşu ve dağılmayı reddetmektir. Eğer Dersim gerçeğine bir bağlılıktan söz edilecekse, bu durumda yapılması gereken şey tersinden bir hareketi başlatmak, kaçış ve kopuşu dönüş ve bağlanmaya dönüştürmektir. Dersim kaynağa dönüş adı verilebilecek bu tür bir eyleme şiddetle ihtiyaç duyuyor. Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkıp kaynaklarından bal ve süt akan ‘vaat edilmiş topraklara dönüş’ hareketine benzer bir yürüyüşü başlatmanın tam zamanıdır.
Diaspora yaşamı rüzgârın önünde sürüklenen bitki tohumlarının kaldırım taşları arasında buldukları ufacık bir toprakta kök salmalarına benzer. Bir yağmurda tohumlar yeşerebilir. Ama sonuç hızla kuruma ve ayak altında çiğnenmedir.