Dijital ikizlerle ölümden sonra konuşmak

Doğan Barış ABBASOĞLU yazdı —

  • Yapay zeka teknolojileri artık ölümünüzden sonra yakınlarınızla konuşabilecek ve ona sağladığınız verilerle etkileşim kurabilecek avatarlar oluşturabiliyor. Bu ölen kişi açısından dünyada bir iz bırakmak için iyi bir fikre benziyor. Peki ya geride kalanlar için?

Bir gün öldükten sonra sevdiklerinizle konuşmaya devam eden bir “siz” bırakmak ister misiniz?

Üretken yapay zeka teknolojileri, birkaç yıl öncesine kadar bilimkurgu gibi görünen ölümden sonra yaşamaya devam etmek fikrini gündelik hayatın eşiğine getirdi. “Griefbot” ya da “deathbot” adı verilen sistemler; bir kişinin ses kayıtları, yazışmaları, fotoğrafları ve videoları üzerinden eğitilen, onun konuşma tarzını ve kişiliğini taklit eden dijital avatarlar üretiyor.

Toplumsal bir canlı olmamızdan kaynaklı olarak bir insanın ölümü, geride kalanlar için yalnızca biyolojik bir son olarak görülemez. Ölümü kaybettiğimiz kişiye ait sesin, alışkanlıkların ve birlikte kurulan anlam dünyasının kesintiye uğraması olarak ifadelendirmek daha doğru olur. Bu da bir yas süreci doğuruyor. Farklı kültürlerde farklı şekillerde yaşayan ve genelde bireylerin sağlıklı bir şekilde kayıplarla baş etmesini sağlayan yas süreci de dijitalleşmeden nasibini almış gibi gözüküyor.

Artık bir kişinin mesajları, e-postaları, ses kayıtları ve görüntüleri kullanılarak onun konuşma tarzını taklit eden dijital avatarlar üretilebiliyor. “Grief tech” olarak adlandırılan sektör, yas sürecine teknolojik araçlar sunarak büyüyor. Bu araçlar, ölümden sonra da konuşabilen bir dijital ikizi oluşturarak bildiğimiz yas süreçlerini oldukça karmaşık bir hale getirmeye aday.

Sembolik stratejilerden dijital benliklere

İnsanlık tarihi, ölümün kesinliğine karşı geliştirilen sembolik stratejilerle doludur. Antik Mısır’da mumyalar, Mezopotamya’da ölümsüzlük destanları, Orta Çağ’da aziz biyografileri, modern dönemde anıt mezarlar ve hatıratlar aynı arzunun farklı ifadeleri. Ölümün kesinliğine karşı en keskin karşı çıkışlar yine teknolojiyle geldi. Fotoğraf bunlardan en önemlisidir. Fotoğrafın ölmüş birinin yüzünü zamanın içinden çekip ileri zamanlara taşıma yeteneği, heykel, resim vs gibi değildir. Birebir aktarım sağlayan ve herkes için geçerli olan bu icadı ses kayıt teknolojileri izledi. Bu kaybedilen bir kişinin tonunu geleceğe aktardı. 20. yüzyılda sinema ve televizyon, yaşayan görüntü etkisini güçlendirdi. 21. yüzyılda sosyal medya, insanların gündelik yaşamlarını devasa bir dijital arşive dönüştürdü.

Yapay zeka ise bu arşivi pasif bir hatıra olmaktan çıkarıp etkileşimli bir simülasyona dönüştürüyor. Böylece ölümsüzlük, sembolik bir anıdan algoritmik bir temsile evriliyor.

Dijital yas endüstrisi

Dijital yas teknolojileri son yıllarda dikkat çekici bir büyüme gösterdi. ABD merkezli HereAfter AI, kullanıcıların hayattayken kendi hikayelerini kaydetmelerine olanak tanıyor ve bu kayıtlar üzerinden etkileşimli bir sesli avatar oluşturuyor. Şirket, on binlerce kayıtlı kullanıcıya ulaştığını ve yatırım turunda milyon dolar düzeyinde fon sağladığını açıklamış durumda. StoryFile ise özellikle hologram benzeri video deneyimleriyle öne çıkıyor; yüzlerce kurumsal ve bireysel müşteriyle çalıştığını duyurdu. Replika gibi sohbet robotları doğrudan “yas teknolojisi” olarak konumlanmasa da, milyonlarca kullanıcıya sahip olması ve bazı kullanıcıların kaybettikleri kişileri simüle etmek için platformu kullanması, bu alanın potansiyelini gösteriyor.

Bu platformların ortak özelliği, kişinin hayattayken veya ölümünden sonra bırakılan dijital izlerden hareketle bir “kişilik modeli” üretmeleri. Kullanıcı, anılarını, değerlerini ve yaşam öyküsünü sisteme giriyor. Yapay zeka, bu verileri olasılıksal bir model içinde işleyerek yeni yanıtlar üretiyor. Ortaya çıkan sonuç bilinçli bir özne değil; ancak dil ve ton açısından güçlü bir benzerlik sunabiliyor.

İnsan kimliğinin veri olarak temsili?

Bu teknolojiler, insan kimliğinin veri olarak temsil edilebileceği varsayımına dayanıyor. Oysa felsefi gelenek, kişiliği yalnızca hafızaya indirgemez. Örneğin John Locke, 17. yüzyılda kişisel kimlik tartışmasını metafizik bir “öz” arayışından çıkarıp bilinç ve hafıza eksenine yerleştirdi. Locke’a göre bir insanı aynı kişi yapan şey, aynı bedene sahip olması değil; geçmiş deneyimlerini bilinçli olarak hatırlayabilmesidir. Bir birey, geçmişte yaptığı eylemleri hatırlayabildiği ölçüde o eylemlerin faili olarak kalır. Kimlik, bu bilinçli süreklilikle taşınır.

Bu yaklaşım, dijital ikiz tartışmalarında sıkça başvurulan bir referans noktasıdır; çünkü yapay zeka sistemleri de esas olarak hafıza kırıntılarını, yani geçmişte üretilmiş ifadeleri işler. Ancak Locke’un kastettiği hafıza, yalnızca veri depolamak değildir; öznenin kendi geçmişine bilinçli olarak sahip çıkmasıdır. Dijital bir sistem, hatırlama benzeri çıktılar üretebilir; fakat hatırladığının farkında değildir.

Bilinçli hatırlama, psikolojik süreklilik ve kamusal eylem boyutları, insan benliğinin farklı katmanlarını oluşturuyor. Yapay zeka destekli dijital ikizler bu katmanların bazı yüzeysel izlerini yeniden üretebilir; ancak öznel deneyim, sorumluluk ve dünyayla karşılıklı etkileşim gibi unsurlar teknik modellemenin dışında kalır. Bu nedenle dijital temsil ile yaşayan özne arasındaki fark nitelikseldir. Yapay zeka tarafından oluşturulan dijital ikiz, geçmişteki ifadelerin istatistiksel bir yankısıdır. Bilinç, niyet ve deneyim boyutu ise makinenin dışında kalır. Buna rağmen gündelik etkileşim düzeyinde güçlü bir “varlık hissi” yaratabilir.

Dijital ikiz kime ait?

Bu teknolojilerin ortaya çıkardığı bir diğer soru da oluşturulan dijital ikizin kime ait olduğu sorusu. Mevcut hukuk sistemleri, kişinin sesi ve görüntüsü üzerinde sınırlı koruma sağlıyor. Telif hukuku, somut eserleri korumakta; soyut bir benliği değil. Yazılmış metinler veya kaydedilmiş sesler korunabilir, ancak yapay zekanın ölümden sonra ürettiği yanıtların hukuki statüsü belirsizdir. Çoğu durumda bu çıktılar telifsiz olarak kabul edilir ve bu durum, şirketlerin sözleşmeler yoluyla geniş haklar talep etmesine olanak tanır. Dijital ikiz, hukuken bir hizmet ürünü ve veri temelli bir varlık olarak tanımlanabilir.

Ayrıca şirketin kapanması, teknolojinin eskimesi veya verilerin el değiştirmesi gibi durumlar, dijital ikizin geleceğini doğrudan etkiler. Yani ölümden sonra devam ettiği varsayılan dijital varlık, ticari ve teknik koşullara bağlı. Bir anlamda ölümü yenmeye çalışıyor olabilirsiniz ama şirket ölürse gerçekten ölürsünüz.

Bu çok tuhaf bir durum.

Gerçek ilişkiyi dijitalle ikama etmek

Psikiyatri literatüründe “komplike yas” olarak adlandırılan durum, kaybın uzun süre işlenememesi ve kişinin gündelik işlevselliğinin kalıcı biçimde etkilenmesiyle tanımlanır. Dijital ikizle sürekli etkileşim, özellikle kırılgan bireylerde, kaybın kabulünü geciktirebilir. Kişi, artık fiziksel olarak var olmayan biriyle sürdürdüğü dijital ilişkiyi gerçek ilişkiye ikame edebilir. Bu durum, sosyal geri çekilme, duygusal bağımlılık ve gerçeklik algısında kayma gibi sonuçlar doğurabilir.

Bir başka mesele, “devam eden bağlar” kavramıdır. Modern yas kuramları, kaybedilen kişiyle ilişkinin tamamen kopması gerekmediğini; sembolik bir bağın sürdürülebileceğini kabul eder. Ancak bu bağ genellikle içsel ve anısal bir nitelik taşır. Dijital teknolojiler bu bağı dışsallaştırır ve sürekli etkileşime açık hale getirir. Bu da ilişkinin doğasını değiştirir.

Nitekim içsel bir hatıra ile algoritmik olarak yanıt veren bir simülasyon arasında psikolojik açıdan önemli bir fark vardır.

Hologram teknolojileri ya da üç boyutlu avatarlar söz konusu olduğunda etki daha da yoğunlaşabilir. Görsel ve işitsel benzerlik arttıkça, temsil ile gerçek arasındaki sınır bulanıklaşır. Özellikle çocuklar ve ergenler gibi kimlik gelişim süreci devam eden bireylerde, bu tür deneyimlerin uzun vadeli etkileri henüz yeterince araştırılmış değildir. Sürekli “orada” olan bir hologram figür, ölüm gerçeğini askıya alan bir psikolojik ortam yaratabilir.

Buna ek olarak, yapay zekanın zaman içinde sapma üretme ihtimali ayrı bir risk oluşturur. Olasılıksal çalışan sistemler, temsil edilen kişinin değerlerinden ve dil tarzından uzaklaşabilir. Böyle bir sapma, kaybedilen kişinin anısının çarpıtılması anlamına gelir. Yakınlar için bu durum ikinci bir travmatik deneyim yaratabilir. Sevilen kişinin ahlaki duruşuna aykırı sözler üretmesi, yas sürecini rahatlatmak yerine yeni bir gerilim kaynağına dönüşebilir.

Psikologların dikkat çektiği bir diğer nokta, duygusal bağımlılık riski. Eğer dijital ikiz, yalnızlık duygusunu geçici olarak azaltıyorsa, kullanıcı bu deneyime düzenli biçimde başvurmaya başlayabilir. Bu durum, gerçek sosyal ilişkilerin zayıflamasına ve teknolojiye aşırı bağlanmaya yol açabilir.

Dijital olan gerçek olanı ikame edebilir mi?

Dijital teknolojiler, insan ilişkilerinin ve doğal psikolojik süreçlerin yerini alabilecek araçlar değildir. En gelişmiş yapay zeka sistemleri bile, bilinçli bir öznenin yerini doldurmaz; yalnızca onun geçmişte bıraktığı izleri yeniden düzenler. İlişki ise yalnızca söz alışverişi değildir. İlişki, karşılıklılık, bedensel varlık, birlikte yaşanan zaman ve öngörülemezliktir. Dijital simülasyonlar bu unsurları üretmez; onların taklidini üretir.

Yas da teknik olarak optimize edilebilecek bir süreç değildir. Acının belirli bir süresi, kaybın belirli bir aşaması yoktur; yas, insanın ölümlülükle yüzleşme biçimidir. Bu yüzleşme, ertelenebilir ya da bastırılabilir; ancak algoritmik bir arayüz aracılığıyla dönüştürülemez. Dijital ikiz, yokluğu askıya alıyormuş gibi yapar; oysa yokluk, insan deneyiminin kurucu bir parçasıdır. Ölümün kesinliği, hayatın anlamını da belirler. Bu kesinliği simülasyonla bulanıklaştırmak, kaybı ortadan kaldırmaz; yalnızca onun algılanış biçimini değiştirir.

Dijital yas teknolojileri, hatırayı canlı tutma arzusunu teknik bir ürüne dönüştürür. Fakat hatıra ile ilişki aynı şey değildir. İçsel bir anı, insanın kendi bilinç dünyasında taşınır; algoritmik bir temsil ise dışsal bir sistem tarafından üretilir. Bu iki alan arasındaki fark, yalnızca yoğunluk farkı değildir; ontolojik bir ayrımdır. İnsan, makineyle konuşabilir; fakat makine, insanla birlikte yaşayamaz.

Teknolojinin sunduğu imkanları tümden reddetmek yerine, onların sınırını görmek gerekir. Dijital araçlar, arşivleme, belgeleme ve anıların korunması açısından güçlüdür. Ancak doğal ilişkilerin yerini alamazlar. Bir hologram, bir ses kaydı ya da bir sohbet botu, kaybedilen kişinin varlığını sürdürmez; yalnızca onun izlerini dolaşıma sokar. Gerçek ilişkinin yerine geçen her teknik simülasyon, insan deneyiminin derinliğini yüzeye indirger.

Dijital ikiz ve yas meselesi şu anda uzak gelebilir, birçok insan da bunu tercih etmeyebilir ancak böyle bir teknolojinin varlığı sanallaşmanın, doğal süreçlerden uzaklaşmanın hangi noktalara gidebileceğini gösteriyor.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.