Taş devrinde denizciler

Doğan Barış ABBASOĞLU yazdı —

  • Avcı toplayıcı toplumu ve hatta diğer insan türlerinin en az değerlendirildiği konulardan biri de denizle olan ilişkileri. Antik insanın denizcilik serüveni onu diğer canlılardan farklı kılan özelliklerinin en önemli göstergelerinden biri.

Pusula, yelken yoktu, harita yoktu. Denizde ne tür bir tekne kullandığını bilmediğimiz bu insanlar ufuk çizgisinin ardında ne olduğunu bilmiyorlardı. Yine de binlerce yıl önce açık denizlere açılıp, geri dönülmesi zor yolculuklarla uzak adalara ulaştılar.

Son yıllarda bilim insanlarının elde ettikleri bulgular, denizciliğin insanlık tarihinde sanılandan çok daha erken bir dönemde ortaya çıktığını güçlü biçimde ortaya koyuyor.

Akdeniz’in ortasında yer alan Malta, bugün feribotlar ve uçaklarla kolayca ulaşılabilen bir ada. Ancak tarih öncesi çağlarda durum bambaşkaydı.

Malta en yakın kara parçası olan Sicilya’nın yaklaşık 85 kilometre kuzeyinde yer alıyor ve yer seviyesinden bakıldığında ufuk çizgisinin ötesinde kalıyor. Bu mesafe, basit bir kano ile durmaksızın kürek çekildiğinde bile 24 saati aşan bir yolculuk anlamına geliyor. Yani eğer böyle bir yolculuğa çıkarsanız yolun bir bölümünü mutlaka karanlıkta, yıldızlara bakarak kat etmek zorunda kalırsınız.

Uzun süre boyunca arkeologlar, avcı-toplayıcı toplulukların böylesi riskli ve karmaşık deniz yolculuklarına girişmiş olamayacağını varsaydı. Malta, Taş Devri insanlarının ulaşabileceği yerler listesinde neredeyse hiç yer almıyordu. Fakat yeni bulgular bu düşünceyi kökten sarsıyor.

8 bin 500 yıl önceki izler

Almanya’nın Jena kentindeki Max Planck Enstitüsü’nde çalışan arkeolog Eleanor Scerri ve ekibi, 2021–2023 yılları arasında Malta’nın kuzeyinde bir obrukta kazılar yürüttü. Kazılar sırasında ocaklardan kalan kül tabakaları, taş aletler ve kesilip parçalanmış geyik kemikleri bulundu. Radyokarbon tarihleme sonuçları, bu kalıntıların yaklaşık 8500 yıl öncesine ait olduğunu gösterdi.

Bu keşif, Malta’daki insan varlığını daha önce kabul edilenden en az 1000 yıl geriye götürüyor. Ancak daha çarpıcı olan nokta şu: Bu insanlar çiftçi değildi. Henüz tarıma dayalı, gelişmiş yerleşik toplumlar ortaya çıkmadan önce yaşayan avcı-toplayıcılardı.

Avcı-toplayıcılar ve deniz

Arkeolojide uzun süre hakim olan görüş, geniş deniz geçişlerinin ancak tarımla birlikte ortaya çıkan daha karmaşık toplumlar tarafından yapılabildiği yönündeydi. Gerekli teknolojik bilgiye, organizasyon kapasitesine ve neden böyle bir risk alınsın? sorusuna verilecek mantıklı bir cevaba sahip olmadıkları düşünülüyordu.

Malta bulguları bu varsayımı geçersiz kılıyor. Avcı-toplayıcı topluluklar, yalnızca hayatta kalmaya odaklanan, dar bir yaşam alanına sıkışmış gruplar değildi. Aksine, çevrelerini aktif biçimde keşfeden, yeni kaynaklar ve yeni yaşam alanları arayan, risk alabilen insanlardı. Bu insanların görünmeyen bir hedefe doğru yola çıkmasu; planlama, hayal kurma, kolektif karar alma ve belirsizlikle başa çıkabilme kapasitesine sahip olduklarını gösteriyor.

Daha eski ve daha uzak yolculuklar

Malta örneği tekil bir olay değil. Avustralya’ya ilk insan ulaşımının en az 60 bin yıl önce, açık deniz geçişleriyle gerçekleştiği biliniyor. Endonezya adaları ve Japon takımadaları ile  Ege Denizi’ndeki bazı adalar da benzer soruları gündeme getiriyor.

Malta bulguları, Akdeniz bağlamında devrim niteliğinde olsa da, insanın denizle kurduğu ilişkinin küresel ölçekte çok daha eski ve karmaşık olduğuna dair işaretler uzun süredir biliniyor. Özellikle Güneydoğu Asya ve Okyanusya, tarih öncesi denizcilik tartışmalarının merkezinde yer alıyor. Endonezya, Filipinler ve Avustralya hattı, erken insan topluluklarının bilinçli deniz yolculuklarına dair en çarpıcı kanıtları barındırıyor.

Günümüz Endonezya’sını oluşturan adalar zinciri, Pleistosen boyunca hiçbir zaman tek bir kara parçası haline gelmedi. Asya kıtasına bağlı olan Sunda sahanlığı ile Avustralya’ya uzanan Sahul kıtası arasında kalan ve Wallacea olarak bilinen bölge, her dönemde açık deniz geçişleri gerektirdi. Bu durum, buraya ulaşan erken insanların tesadüfen sürüklenmiş olamayacağını düşündürüyor.

Arkeolojik ve genetik veriler, modern insanların en az 60–65 bin yıl önce Avustralya’ya ulaştığını gösteriyor. Bu, birden fazla deniz geçişini zorunlu kılıyor. En kısa rotalar bile 70–100 kilometrelik açık deniz yolculukları içeriyor.

Bu bağlamda denizcilik, yalnızca teknik bir mesele değil; topluluk halinde planlanan, kuşaklar arası aktarılan bir bilgi sistemi olarak karşımıza çıkıyor.

Endonezya’nın gizemli sakinleri

Endonezya’daki Flores Adası’nda bulunan Homo floresiensis kalıntıları, erken denizcilik tartışmalarına ayrı bir gizem katıyor. Yaklaşık 100 bin yıl öncesine tarihlenen bu küçük bedenli insan türünün adaya nasıl ulaştığı hala tartışmalı. Flores, hiçbir zaman ana karaya bağlı olmadı; yani bu türün ataları da bir şekilde denizi aşmak zorundaydı.

Benzer şekilde Sulawesi ve çevresindeki adalarda bulunan taş aletler ve hayvan kalıntıları, insan varlığının burada çok erken dönemlere uzandığını gösteriyor. Bu bulgular, deniz geçişlerinin yalnızca Homo sapiens ile sınırlı olmayabileceği ihtimalini gündeme getiriyor.

Eğer doğruysa, denizcilik yeteneği insan evriminde düşündüğümüzden daha derin köklere sahip olabilir.

Filipinlerde bir başka denizci insan türü

Filipinler’deki Callao Mağarası’nda bulunan ve yaklaşık 67 bin yıl öncesine tarihlenen Homo luzonensis kalıntıları da benzer soruları doğuruyor. Filipin takımadaları, tarih boyunca derin kanallarla ayrılmış adalardan oluştu. Buraya ulaşmak da açık deniz geçişlerini zorunlu kılıyordu.

Dahası, Filipinler’de erken dönem insan varlığına işaret eden taş aletler ve hayvan kesim izleri, bu adaların yalnızca geçici uğraklar değil, kalıcı yaşam alanları olduğunu düşündürüyor. Bu da deniz yolculuklarının tek seferlik maceralar değil, tekrarlanan ve öğrenilen pratikler olduğunu gösteriyor.

Avustralya’ya varış bir tesadüf değil

Avustralya’ya ilk insanların ulaşımı, uzun süre kazara sürüklenme senaryolarıyla açıklanmaya çalışıldı. Ancak son modeller, bu görüşü giderek zayıflatıyor. Bilgisayar simülasyonları ve deneysel arkeoloji çalışmaları, rüzgar ve akıntıların tek başına insanları sistematik biçimde Sahul’a taşıyamayacağını ortaya koyuyor.

Buna karşılık, birden fazla teknenin aynı dönemde yola çıktığı, belli hedeflere yönelmiş yolculuklar çok daha olası görünüyor. Bu tür bir hareketlilik, yalnızca teknik beceri değil; sosyal örgütlenme, liderlik ve ortak amaç gerektirir.

Ufuk çizgisinin anlamlı

Bütün bu bulgular taş devri insanlarının, çevrelerinin pasif bir parçası olmadığını, denizin onlar için aşılmaz bir engel değil; keşfedilmesi gereken bir alan olduğunu ortaya koyuyor. Görünmeyen bir kara parçasını hayal edebilmek, oraya ulaşmak için risk alabilmek ve bu bilgiyi topluluk içinde paylaşmak; insanı diğer türlerden ayıran temel özelliklerin erken bir yansıması olabilir.

Taş devri denizcileri konusunda bugün hala yanıtlanmamış pek çok soru var. Kullanılan tekneler nasıldı? Bu yolculuklar mevsimsel mi yoksa planlı göçlerin parçası mıydı? Denizcilik bilgisi kimler tarafından aktarılıyordu? Kaç erken denizci, arkalarında hiçbir iz bırakmadan okyanusta kayboldu?

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.