Kurşun ve insan evrimi arasında şaşırtıcı bağlantı
Doğan Barış ABBASOĞLU yazdı —
- Avustralya’da yapılan bir araştırmaya göre arkaik dönemlerde insanlar ve insansıların maruz kaldığı toksinler insan evrimini tetikleyecek uyum mekanizmalarının gelişmesini sağlamış olabilir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri de kurşun.
Kurşun zehirlenmesi, modern dünyada çevre sağlığının en bilinen ve en tartışmalı sorunlarından biri olarak kabul ediliyor. Endüstriyel üretim, madencilik, metal eritme faaliyetleri, kurşunlu benzin ve eski tip boya uygulamaları, kurşunun insan yaşamına yoğun biçimde karıştığı başlıca kaynaklar olarak görülüyor.
Bu nedenle uzun yıllar boyunca kurşuna maruz kalmanın, esas olarak sanayi sonrası dönemlere ait bir problem olduğu düşüncesi baskındı. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar, kurşunun insanlığın biyolojik tarihindeki varlığının çok daha eskiye uzandığını ve modern zamanlardan bağımsız bir çevresel baskı unsuru olabileceğini gösteriyor.
Kurşun uyum değişikliklerini tetikleşmiş olabilir
Science Advances dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma, bu geleneksel bakış açısını kökten sarsan bir çerçeve ortaya koyuyor. Araştırmaya göre insan ataları, yalnızca tarım ya da sanayi toplumlarında değil, milyonlarca yıl önce bile çevresel kurşunla temas halindeydi. Üstelik bu temasın izleri, fosil dişlerde saklanmış kimyasal kayıtlar üzerinden somut biçimde görünür hale getirilebiliyor. Çalışma, kurşunun sadece zararlı bir çevre toksini olmanın ötesinde, uzun zaman ölçeğinde “seçilim baskısı” oluşturarak insan soyunda nörolojik ve davranışsal bazı uyum değişikliklerini tetiklemiş olabileceği fikrini gündeme getiriyor.
Bu araştırmayı dikkat çekici kılan unsurlardan biri, yalnızca fosil kimyasıyla sınırlı kalmaması; aynı zamanda güncel biyoteknolojik yaklaşımları, özellikle laboratuvar ortamında üretilen beyin organoidleri üzerinde yapılan deneyleri ve evrimsel genetik analizleri de birleştirmesi. Böylece çalışma, antik dönemlere ait çevresel bir maruziyetin, bugün bildiğimiz insan beyni ve dil kapasitesiyle ilişkili genetik farklılıklara nasıl bağlanabileceğine dair bir perspektif ortaya koymakta.
Kurşun alınımına ilişkin kanıtlar
Araştırma ekibi, Australopithecus africanus, Paranthropus robustus, erken Homo örnekleri, Neandertaller ve Homo sapiens gibi farklı hominin türlerini ve büyük insansı maymunları kapsayan geniş bir fosil materyal havuzu üzerinden ilerledi. Toplam 51 fosil diş örneği üzerinde yapılan analizlerde, yüksek hassasiyetli lazerli jeokimya teknikleri kullanıldı. Southern Cross Üniversitesi bünyesindeki GARG tesisinde ve Mount Sinai Exposomics laboratuvarlarında yürütülen bu ölçümler, diş minesinde ve dişler üzerinde belirgin “kurşun bantları” bulunduğunu ortaya koydu. Bu bantların en önemli özelliği, çocukluk döneminde oluşmaları ve zaman içinde tekrarlayan kurşun alımına işaret etmeleri.
Diş dokusundaki kurşun bantları, bireyin yaşamında kurşunla karşılaştığı dönemlerin kimyasal bir kaydı gibi okunabiliyor. Araştırmacılar, bu dönemsel maruziyetlerin çevresel kaynaklardan gelebileceğini belirterek kirlenmiş su ve toprak, doğal jeolojik süreçler, hatta volkanik etkinlik gibi mekanizmaların, kurşunun insan ve insan öncesi türlerin yaşam ortamlarında sürekli olarak bulunmasını sağlayabileceğini ifade ediyor. Bunun yanında çalışma, kurşunun yalnızca dışarıdan alınan bir toksin değil, aynı zamanda vücut içinde birikebilen ve daha sonra farklı koşullarda yeniden dolaşıma girebilen bir metal olduğuna işaret ediyor. Örneğin kurşun kemik dokusunda depolanabiliyor; stres, hastalık ya da metabolik değişim dönemlerinde bu depolardan kana salınarak tekrar etkili hale gelebiliyor. Bu durum, çocukluk çağında görülen kurşun bantlarının sadece dış çevreden alımı değil, iç kaynaklı yeniden salımı da yansıtma ihtimalini gündeme getiriyor.
Deneylerle gözlemlendi
Kurşun gibi nörotoksik bir metalin erken beyin gelişimi üzerindeki olası etkisi, araştırmanın ikinci büyük ayağı olan organoid deneyleriyle ele alındı. Organoidler, laboratuvar ortamında kök hücrelerden türetilen ve erken dönem beyin gelişimini kısmen taklit edebilen üç boyutlu dokular olarak tanımlanabilir. Bu çalışma kapsamında araştırmacılar, insan beyin gelişiminin kritik aşamalarına benzeyen süreçleri modellemek için organoidleri kullandı ve kurşun maruziyetinin genetik varyantlara göre nasıl farklı sonuçlar üretebileceğini test etti.
Bu noktada kilit bir gen öne çıkıyor: NOVA1. Çalışmada NOVA1, nörogelişim sırasında gen ifadesini düzenleyen ve kurşun maruziyeti altında bazı düzenleyici etkilerle ilişkilendirilen önemli bir gen olarak tanıtılıyor. Modern insanlarda bulunan NOVA1 versiyonunun, Neandertaller ve diğer soyu tükenmiş homininlerdeki varyanttan farklılaştığı belirtiliyor. Bu farklılığın nedeni ise daha önce net biçimde açıklanamamış bir evrimsel değişim olarak görülüyordu. Araştırmacılar, kurşun baskısının bu genetik ayrışmada rol oynamış olabileceğini öne sürerek deneysel düzeneklerini bu eksen üzerine kurdu.
Dilin evriminde kurşun izleri
Organoid testleri, özellikle Neandertal benzeri NOVA1 varyantı taşıyan organoidlerin kurşuna karşı daha hassas bir yanıt verdiğini gösteriyor. Bu hassasiyet, beyin korteksi ve talamus gibi alanlarda FOXP2 ifade eden nöronlarda daha belirgin bozulmalarla ilişkilendirildi. FOXP2, dil ve konuşma gelişiminde rol oynadığı bilinen ve nörobilim literatüründe uzun süredir dikkatle izlenen bir gen. Dolayısıyla FOXP2 ile ilişkili nöronal ağlarda kurşun kaynaklı bir bozulma tespiti, çalışmanın “dil evrimi” iddiasını besleyen en kritik bulgulardan biri olarak sunuluyor.
Buna karşılık, modern insan NOVA1 varyantını taşıyan organoidlerde aynı düzeyde kurşun maruziyeti daha sınırlı bozulmalarla ilişkili bulunuyor. Araştırma ekibi, bu sonucun modern insan soyunda seçilmiş olan NOVA1 varyantının, kurşunun nörogelişim üzerindeki zararlı etkilerine karşı kısmi bir koruma sağlamış olabileceği fikrini desteklediğini belirtiyor. Başka bir ifadeyle, antik çevresel kurşun baskısı, insan soyunda nörolojik dayanıklılığı artıran bir genetik uyum mekanizmasını tetiklemiş olabilir. Böyle bir senaryoda, kurşun doğrudan “yararlı” bir etken olarak değil; zararlı bir baskı unsuru olarak, daha dayanıklı genetik varyantların avantaj kazanmasına yol açan bir seçilim koşulu olarak rol oynamış olur.
Kurşuna maruz kalmak nörogelişimin biyolojik yollarını bozuyor
Bu hipotez, çalışmanın üçüncü ayağını oluşturan genetik, transkriptomik ve proteomik analizlerle daha geniş bir bağlama taşınıyor. Araştırmacılar, arkaik gen varyantlarına sahip organoidlerde kurşun maruziyetinin nörogelişim, iletişim ve sosyal davranışla ilişkili pek çok biyolojik yolu bozduğunu; modern insan genetiğinde ise bu bozulmaların daha sınırlı kaldığını ileri sürüyor. Böylece çalışma, yalnızca tek bir gen veya tek bir mekanizma üzerinden değil, birbirini etkileyen çoklu yolaklar üzerinden şekillenen bir evrimsel ayrışma modeli önermiş oluyor.
Araştırmanın en iddialı yorumlarından biri, modern insanın Neandertaller karşısındaki uzun vadeli başarısını açıklamaya dönük olası bir mekanizma sunması. Çalışmaya göre Neandertallerin taşıdığı bazı genetik varyantlar, kurşunun nörolojik etkilerine karşı daha kırılgan olabilir ve bu kırılganlık, iletişim ve sosyal koordinasyon gibi hayatta kalma açısından kritik kapasitelere dolaylı bir dezavantaj yaratmış olabilir. Buna karşın modern insan soyunda seçilimle avantaj kazanan genetik varyantlar, aynı çevresel toksin baskısı altında daha dengeli bir beyin gelişimini sürdürerek bilişsel ve iletişimsel üstünlükler üretmiş olabilir. Bu tür bir çıkarım, elbette tek başına “Neandertallerin yok oluş nedeni” olarak görülmemeli ancak çevresel toksinlerin de evrimsel rekabet koşullarının parçası olabileceğini gösteren yeni bir düşünce hattı açıyor.
Günümüzde kurşun maruziyetinin kaynakları büyük ölçüde insan eliyle oluşsa da, insan biyolojisinin kurşuna verdiği tepkinin kökleri çok daha derinlere uzanıyor olabilir. Bu da, kurşunun özellikle çocukluk döneminde neden bu kadar kalıcı ve yıkıcı sonuçlar doğurabildiğine dair evrimsel bir çerçeve sunabilir. Araştırmacılar, insan hassasiyetinin yalnızca çağdaş çevre koşullarıyla değil, milyonlarca yıllık gen-çevre etkileşimleriyle şekillenmiş bir mirasla ilişkili olabileceğini vurguluyor.
Çalışma ayrıca çevresel tıp ve halk sağlığı alanlarında yeni bir paradigma tartışmasını da beraberinde getiriyor. Normalde zararlı kabul edilen toksinlerin, çok uzun zaman ölçeklerinde bazı genetik uyum süreçlerini tetikleyerek belirli koşullarda “dolaylı avantajlar” yaratabilmesi mümkün. Bu, toksinlerin “iyi” olduğu anlamına gelmez; fakat evrimsel süreçte türlerin dayanıklılık geliştirmesi, biyolojik sistemlerin bazı baskılara karşı adaptif çözümler üretmesi anlamına gelebilir. Bu yaklaşım, çevresel maruziyetlerle bağlantılı modern nörogelişimsel bozuklukları daha geniş bir evrimsel bağlamda değerlendirmeye yönelik yeni araştırma sorularını teşvik edebilir.
Kurşun tetikleyici bir role sahip olabilir
Bu çalışma, kurşunun insan evrimindeki rolüne ilişkin oldukça kışkırtıcı bir olasılığı gündeme getiriyor: Kurşun maruziyeti, iki milyon yılı aşan bir zaman boyunca homininlerin gelişimsel ortamının parçası olmuş ve bu toksik baskı, modern insan soyunda nörogelişimsel dayanıklılığı artıran bazı genetik değişimlerin seçilimine katkıda bulunmuş olabilir. Fosil dişlerde bulunan kurşun bantları, çocukluk çağında tekrarlayan maruziyetlerin jeokimyasal kanıtını sunarken; organoid deneyleri, arkaik ve modern genetik varyantlar arasındaki hassasiyet farkını laboratuvar düzeyinde görünür kılmakta. Dil ve konuşma ile ilişkili FOXP2 ifade eden nöronların kurşun altında farklı biçimlerde etkilenmesi ise, araştırmanın en dikkat çekici ve en tartışmalı sonuçlarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Bu bulgular, insan evrimini yalnızca iklim, beslenme ve sosyal örgütlenme değişkenleriyle değil; aynı zamanda çevresel toksinlerin uzun süreli etkileriyle birlikte düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. Kısmen evrim süreci konusunda yeni bir perspektif açan bu çalışma önümüzdeki dönemde evrim konusundaki modelleri etkileyecek potansiyele sahip.
