Son aylarda ABD ile Erdoğan rejiminin arası, Zarrab davası ve Erdoğan’ın sürmekte olan “taraf değiştirme” dansı nedeniyle bir hayli gergin. Erdoğan ve çevresinin açıklamaları ateşe benzin dökme misali. Buna karşın (arada farklı sesler de olmakla birlikte) ABD egemenleri “diyaloğu sürdürme” hevesinde -siz bunu pazarlığa devam diye de okuyabilirsiniz. Önceki gün gündeme gelen Zarrab Davası’nın 4 Aralık’a  ertelemesi pazarlık sürecine daha fazla olanak tanımak için olmalı. Tabii Amerika’da yargı bağımsız masallarına inananlar için bu söylediğim inandırıcı gelmeyebilir.

Geçtiğimiz hafta Brookings Enstitüsü’nün düzenlediği bir panelde Türkiye-ABD ilişkisindeki sorunlar masaya yatırıldı. Panele ABD Dışişleri Bakanlığı’nın eski üst düzey yetkilileri katıldı. Amerikan tarafı özetle “her şeye rağmen diyaloğa devam” dedi. Bu normal, ortada stratejik hesaplar ve ABD’nin Türkiye’ye yaptığı neredeyse bir buçuk asırlık yatırım ve beklenti var. Bu yüzden gerek AB’nin gerekse ABD’nin Türkiye’yi Rusya-Çin ittifakına kaptırma endişesiyle politika yapması ve diyalogda ısrarı kaçınılmaz bir tercih. Aynı zamanda Suriye ve Irak’ta önemli ölçüde gerilemiş olan ABD inisiyatifinin Türkiye’yi kaybetme olasılığı dahi Amerikan siyasetinin mevcut krizli halini daha da sarsacaktır.

Bu sorunun bugün bu kadar büyümesinde (her ne kadar silah satışları iyi gitse de) ABD’nin dış politikadaki temel enstrümanlarından olan ordunun artan başarısızlık grafiği de önemli bir rol oynuyor. Geçen haftada bu doğrultudaki gelişmelere bakalım: içinden çıkılmaz bir batağa dönüşen Afganistan’a ABD yine 3 bin askerle takviye yaptı. ABD donanmasının ardı ardına yaşadığı kazalara bir yenisi eklendi, bu kez USS Benfold destroyerine bir Japon römork gemisi çarptı. Bir diğer olayda Japonya’nın Okinawa adasında bir ABD askeri içkili araç kullanıp, bir Japon’un ölümüne neden oldu, arkasından sokaklar protestocularla doldu. Bunlar ilk elden gözümüze çarpanlar. Fakat Amerikan yönetimi sorunun çok daha ciddi olduğunun farkında ve şu anda basına yansıyan bazı haberlere bakacak olursak ABD Kongre üyeleri sayıları siviller dahil 70 bini bulan özel harekat kuvvetleri üzerinden bu sorunu tartışıyor. Genel fikir özel harekat kuvvetlerinin fazla kullanıldığı ve bu nedenle hatalar yaptıkları ve etkisiz kaldıkları yönünde. Kongre verilerine göre 8 bin özel harekat askeri şu anda 80’den fazla ülkede konuşlanmış durumda. ABD’nin “militarist çözüm” politikası açmaz içinde, doğal olarak dış siyasette temel aracınız diplomasi yerine asker olunca, bunların şöyle ya da böyle yaşanılması kaçınılmazlaşıyor.

Tekrar Erdoğan rejimiyle ABD arasındaki “diyalog”a dönecek olursak burada pazarlık konusu yapılan çoğu zaman Kürtlerin geleceği gibi gözükse de aynı zamanda Türkiye ve Ortadoğu’nun akibeti de masada. Bölge halklarını rehin alma siyaseti güden Erdoğan ve hempaları bağırıp çağırsa da devletin bir kesimi limitlerinin, özellikle askeri ve ekonomik bağımlılıklarının farkında. Genel Kurmay Başkanı H. Akar’ın son NATO krizindeki temkinli açıklaması bu yönde değerlendirilebilir. 

Terazinin diğer kefesinde yer alan Rusya-İran-TC diyalogu da Erdoğan rejiminin geleceği açısından cesaret verici değil. Önce dışişleri bakanları, sonra genel kurmay başkanları ve daha sonra devlet başkanlıkları düzeyinde gerçekleşen/gerçekleştirilecek olan zirveler yine de rejimi rahatlatıyor. Fakat bu arada gerek Rusya ile başlanan büyük projeler(Türk Akımı; Akkuyu Nükleer Santrali vb.) gerekse de Çin Uluslararası Ticaret Bankası(ICBC)’nın Türkiye’deki çeşitli alanlarda artan etkinliği hesaplandığında Erdoğan rejimi bu kez evdeki bulgurdan da olabilir ve artık istese de geri çekilemeyeceği bir noktaya gelebilir. Bunun uzun vadede anlamı elindeki inşaat sektörü dahil kaybedeceği, turizmde bile Çin’in bir acentası olmaktan ileri gidemeyeceğidir. Ayrıca Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu bu işe ortak olan ülkeleri göbek arttırsa da asıl olarak Çin’in Batı’ya mal nakil hattına dönüşmesi kaçınılmaz. Bu da ister istemez bölgedeki sermaye kesimlerini yeni askeri-ekonomik kombinasyonlara zorlayacaktır.

Başlıktaki soruya gelecek olursak, artık rejim için zaman daraldı. Bölgede etkin olan ülkeler süreçten kazançlı çıkmak için sadece masada yapılan pazarlıklara bel bağlamayacak ve sahada (bu sahaya Türkiye’de dahil) fiili durumlar oluşturmayı hedefleyeceklerdir.