
Geçtiğimiz hafta sonu gerçekleşen “yerel” seçim sonucu ülkedeki dikta sarsıldı. Hala önemli bir seçmen kesiminin (yüzde 51) desteğini alsa da özellikle rant ilişkileri etrafında şekillenen siyasallığın çözüldüğü bir süreçle karşı karşıya kalacak. Diktatörün yerel yönetimleri de kendine bağlayan “yasal” düzenlemeler yapmış olması kendi tabanı için bir tedbirden çok rejimin sefaletini şimdiye kadar algılamayan, ülkenin batısındakilerin fiili yüzleşmeler yaşamasına yol açacak. Birleşik mahiyette demokratik mücadelenin olanaklarını geliştirmeye çalışmak bu anlamda elzem.
Bir başka önemli derste bir süredir ertelenen 450 milyar dolarlık dış borç. Seçim sonuçları da eklenince, batılı yönetimler ve sermaye çevreleri karşısında rejimin pazarlık alanı bir hayli daraldı. Batının seçim öncesi başlayıp bugün de devam eden şantaj-öneri kombinasyonlarının özeti, IMF ile bir biçimde anlaşmak. Bu uluslararası sermaye çevrelerine bağımlılığı derinleştiren bir borç sarmalının yeniden tesisi, “sürdürülebilir sürünme hali” anlamına geliyor. Faturası ise her zaman olduğu gibi emekçilere, Kürtlere yıkılacak. IMF ile anlaşan Arjantin örneğinde olduğu gibi hiç bir yapısal sorunun çözümüne merhem olmayan bu politikaların halka daha çok baskı ve rehine siyaseti olarak geri dönmesi kaçınılmaz. Fakat nasıl bir adım atacaklarını kendileri de dahil kimsenin bildiğini sanmıyorum. Batıdan demokrasi ile ilgili yapılan vurgularsa, göstermelik ve “ekonomi düzelsin” diye getiriliyor ki, bu önerme, kendi içinde dahi hiç bir pratik karşılığı olmayan bir saçmalık.
Ayrıca kendi kendine uluslararası politikalara bağlamında tuzak kuran dikta yönetimi bu kez özellikle hem Suriye, hem de Ukrayna meselelerinde giderek kolay kolay kıvıramayacağı “yükümlülükler” karşı karşıya kalmak üzere. Yaklaşan İdlib operasyonu ve Putin’in Ukrayna başkanlık seçimlerinin 2. turunun gerçekleşeceği gün (21 Nisan) cami açılışı için Erdoğan’ı Kırım’a davet etmesi ve onun da icabet etmesi halinde, bu NATO’nun Karadeniz politikasına meydan okuma anlamına gelecektir. Aynı zamanda artık Rusya ile ilişkilerde de geri çekilemeyeceği bir mesafeye rejimi hapsedecektir. Aksi türden adımların da Rusya’dan karşılık bulması kaçınılmaz.
ABD cenahının S-400 ve F-35 konusunda bugüne kadar yaptığı açıklamalar, eğer geri adım atarlarsa kendi kendilerini dahi ikna edemeyecek açıklıkta. Çavuşoğlu’nun Washington ziyareti ABD ile ilişkilerde bir dönüm noktası olabilir. En azından Amerikan yönetiminin “F-35 materyallerinin Türkiye’ye sevkiyatının durdurulduğunu” açıklaması, beklentinin “ciddi” olduğunu gösteriyor.
Özeti Erdoğan için dansın sonu yaklaşıyor. Bir tarafı artık seçmek zorunda ve bunun kuşkusuz maliyetleri olacaktır. Bu maliyetler arasında postmodern karakterli savaşın bölgede derinleşmesi de var.
Ortadoğu’daki mevcut konumlanış sıcak savaşların (Suriye, Yemen, Filistin) yakın zamanda biteceğine dair herhangi bir işaret vermiyor. Burada, çözüm için tüm güçleri küstürmeden bir denklemin yazılma olasılığının olmamasının yanı sıra asıl olan belirleyici aktörlerin savaşın sürdürülmesinden yana yaptıkları tercih. Türkiye’yi yönetenler, emperyalist hiyerarşide bir yer sahibi olma adına attıkları adımlarda başarısız oldular, olacaklar. TC’yi geçmişe göre çok daha edilgen bir pozisyona ittiler. Bu politikalarında enstrüman olarak düşündükleri DAİŞ, İhvan gibi örgütler yenildi, sıra El Nusra ve diğerlerine geldi. Onların yenilgisiyle birlikte emperyal güçler fatura çıkarmasa bile sosyal bir yıkım, emperyal hülyalarla coşturulmuş kalabalıkları, ekonomik krizin yıkıntıları arasında bekliyor olacak. Dolayısıyla en azından rejim bu kez gerçekten bir beka meselesiyle karşı karşıya kalabilir.
Rejimin “beka sorunu” yaşaması normal, bunu “yeniden milli birlik, beraberlik” ambalajında sunup yedirmeye çalışması da. Yaşananların sorumluluğu öncelikle, rejimin simbiyotik ilişki içinde olduğu lümpen burjuva kesimler ve oligarşinin diğer kanatlarına aittir. Yaratılan kanlı ucube onların eseridir, bedelini de ödemelidirler…