Almanya Gündemi


İktidarda kalmak için her türlü hileyi mübah gören, hak ve yetki gasplarının devreye sokulduğu Türkiye'deki 1 Kasım seçimleri sonuçlanalı bir kaç gün oldu. O nedenle bu seçimleri bir demokrasi seçimi olarak değil, bir diktatörlük seçimi olarak adlandırmak daha doğru olur. Zira 7 Haziran seçimlerinde, başta HDP olmak üzere, seçime giren partiler tarafından yaratılan sinerji, yaşanan savaş atmosferi nedeniyle 1 Kasım seçimlerinde kayboldu. CHP'nin basiretsizliği, MHP'nin karaktersizliği, HDP'ye yönelik yoğun baskılar derken, AKP

Erdoğan komutasında tek başına seçime girdi diyebiliriz. Erdoğan seçim sonuçlarından o kadar emindi ki, savaş tamtamlığını dilinden düşürmezken, seçim arifesinde, seçim sonuçlarına saygılı olacağını açıkladı. Bu açıklama bile tek başına birçok kodu içinde barındırıyordu. Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim; seçim sonuçlarına saygı duymuyorum. Şunu net olarak söyleyebiliriz: Erdoğan yüzde 49.5'lik oranı ülkeyi kan deryasına çevirerek aldı. İktidarda kalmak için kandan beslenmek, bütün yetkileri kendinde toplamaya çalışmak tek bir anlam ifade eder: Diktatörlük. Zira Hitler de iktidara geldiğinde bütün yetkileri kendisinde toplamış, muhalifleri tutuklamış, kurumlarını kapatmış, hem başbakan, hem de cumhurbaşkanı olmuştu. 

AKP'yi dolayısıyla Erdoğan'ı ezici çoğunlukla iktidara taşıyan güçlerden biri de hiç kuşkusuz Avrupa idi. Düştüğü zavallı çaresizlikten kurtulmak amacıyla hak gasplarını görmezden gelen Avrupa, seçim arifesinde Merkel öncülüğünde Erdoğan ile görüşmeler yaparak anlaşmalara varmıştı. Merkel'in bu çıkışı seçim öncesi aleni olarak AKP'ye destek olarak okundu. Nitekim AKP'nin yapay zaferini ilk tebrik edenlerden biri de Merkel di. Merkel Pazartesi günü Davutoğlu'nu 'seçimlerin barışçıl bir ortamda' yapılmasından dolayı kutladı. Tabii Avrupa'yı Türkiye ile güçlü işbirliğine sokan mülteci krizinin çözüm yolunda, müzakerelere devam etmek istediklerini de belirtmeyi ihmal etmedi. Merkel'in mesajlarında, bundan sonra Türkiye, dolayısıyla Erdoğan ile ilişkilerinin ilerleme seyrini net bir şekilde okuyabiliriz. 

Şunu da hatırlatmakta fayda var: Merkel'in bahsettiği 'seçimlerin barışçıl bir ortamda yapılması' ediminin oluşması için çok efor sarfedildi. Diyarbakır'dan başlayarak, Suruç ve Ankara Katliamları, Kürdistan'da oluşturulan olağanüstü hal uygulamaları, HDP'ye yönelik yine olağanüstü baskılar, tutuklamalar, yaratılan savaş ortamından dolayı seçim çalışmalarının iptal edilmesi... Listeyi daha da uzatabiliriz. Eğer Merkel bu koşullarla seçimin barışcıl bir ortamda yapıldığı mesajını veriyorsa, bundan sonra vereceği barış mesajlarının kıymeti harbiyesi yoktur. Dolayısıyla Merkel temsilinde Avrupa savaşı seçmiştir/ desteklemiştir. 

Gelelim Almanya oylarına. Yurtdışı seçmen kitlesinin büyük bir kısmının ikame ettiği ve 575 bin 587 seçmenin oy kullandığı Almanya'da HDP yüzde 15.9 oranında oy alarak ikinci parti oldu. Oy oranları yer yer artsada, savaş koşullarından dolayı 'oluşamayan' seçim atmosferi, Demokratik Güç Birliği'nin potansiyelini yeterince zorlamaması gibi etkenler beklentilerin gerisinde kalan bu sonuçların belirleyicisi oldu. Bundan sonra Avrupa'da Demokratik Güç Birliğine daha fazla görev düşüyor. Zira bileşenler bundan sonraki süreçte seçime endeksli çalışırsa, sadece seçim dolayısıyla biraraya gelen yapay bir ittifaktan başka bir anlam ifade etmeyecektir. Dolayısıyla HDP'nin seçim çalışmalarını da aşan 'Yeni Yaşam' sloganı bu minvalde sıradanlaşarak eriyip gidecektir. 

Altı çizilmesi gereken önemli bir nokta da; bu kadar baskı, cinayet, linç, katliam altında HDP'nin barajı aşması önemli bir başarıdır, fakat zafer değildir. 1 Kasım'da yapılan antidemokratik ve despotizm kokan seçim, Türkiye'nin kaderi için belirleyici olmayacaktır. Bundan sonrası için gerek Avrupa, gerekse Türkiye'de Demokratik Güç Birliği yeni yöntemlerle çalışmalarına devam etmediği sürece diktatörlüğün sunduğu koşullara el mahkum kalacaktır.