Erdoğan, meclisteki tek demokratik grubu oluşturan HDP vekillerinin dokunulmazlığını kaldırırken MHP ve CHP parlamento içinden en büyük desteği verdi.
Fakat bu, yalnızca bu alanla sınırlı değil.
Çöktürme Planı’yla başlatılan soykırımcı ve tasfiyeci savaş saldırısında parlamenter, militarist ve parlamento dışı başlıca gerici güçler diktatörün arkasına bağlandılar. Generaller iktidar içinde eşit ikinci yönetici grup haline geldi.
MHP, Erdoğan’ı destekleme nedenini Moğol imparatoru Cengizhan için tarihe geçmiş sloganı Kürtler için söyleyerek açıkladı: “Taş taş üstünde baş baş üstünde bırakmayın!” Diktatör Erdoğan bu sloganı severek tekrarladı ve soykırımcı savaş güçlerinin amentüsü yapmaya çalıştı.
CHP, Akar tarafından brifinglenerek diktatöre destek verdi.
Ergenekon generallerinin memuru Perinçek dışardan gazel okuyarak Erdoğan’ın soykırımcı saldırısının siyasi komiseri kesildi.
Kemalist generallerin emekli sözcüsü İ. Başbuğ, diktatörü desteklerken “laikçiliği” bir yana bırakmayı bile dile getirebildi.
Özellikle Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı kurulan bu Milliyetçi Cephe (MC), çöktürme saldırısına karşı başlangıçta varolan ve yaygınlaşacağı belirtisi veren, “Vatan savaşı değil Saray’ın savaşı” sloganında somutlaşan itiraz seslerini boğmaya özel katkıda bulundu. Erdoğan’la çatışmalı olan Gülen kliği ve muvazzaf kemalist subayların yaygın kesimi de soykırımcı savaş üzerine diktatörü sıkıca destekledi.
Fakat yaklaşık 1 yıl gibi kısa bir sürede bu ikinciler YS cuntası kurarak darbeye giriştiler. İktidar için karşı devrim cephesindeki bu it dalaşı, bize karşı kullandıkları kadar olmasa da devlet şiddetini uyguladıkları bir çatışma oldu.
Ardından biraz da garip biçimde bu kez diktatörün MC’si yeniden sıkı bir form almaya başladı. Bahçeli ve Kılıçdaroğlu Saray’a biatı, askeri darbe girişimi vesilesiyle deklare ettiler.
Diktatör, askeri karşı darbe girişiminden galip gelse de zayıflamış ve ürkmüştü. Egemen ve emperyalist çevreler içinde bile durumu kerhen kabul görüyordu. Karşı devrimin iç güçleri arasında Kürt özgürlük mücadelesini ve devrimci hareketi ezmek, Rojava devrim güçlerini bertaraf etmek amacı doğrultusunda kabul görüyordu.
Emperyalist çevreler, diktatörün Türk burjuvazisinin özgün çıkarları için yayılmacı hedeflere doğru çizmeyi aşma çabasına karşı memnuniyetsizlik, Suudilerle kolkola kullandığı IŞİD’den Nusra ve Ahrar-u Şam’a, politik İslamcı savaş çetelerini desteklemesinin yarattığı sonuçlardan rahatsızlık dile getiriyorlardı.
Askeri karşı darbe bu koşulları ve soykırımcı savaşta ön cephede olmanın karşı devrim içinde yarattığı “saygınlığı” kullanarak harekete geçti. Katılan general sayısının yüksekliği ve Kürdistan savaşında yetkilendirilenlerin yaygınca cuntayla örgütsel bağlantıya girmesi bunu gösteriyor. Fakat karşı devrim ifade etmese de, soykırımcı savaşta beklediği sömürgeci zaferi bulamaması ve yeni Osmanlıcı yayılmacılıkta kesin yenilgisi, yönetememe ve devlet krizine en temeldeki etken oldu.
Diktatör, soykırımcı ve tasfiyeci savaşı ve krizdeki devleti yeniden toparlamak için iki silaha başvuruyor.
Birincisi, karşı devrimin askeri darbeye karışmamış sivil-askeri güçlerini “parlamento barışı”yla kendisiyle uzlaşmaya çekiyor. Beklediğinden daha fazla uzlaşıcılıkla kendisini desteklemelerini o da muhtemelen şaşkınlık içinde memnuniyetle karşılıyor. Ama çetelerinin “laikçilerle savaş”ını, Alevilere ve Kürtlere linç saldırılarını, bu saldırılarda ülkücülerle birliğini kışkırtmaktan geri durmadığı gibi, basın ve mitingler yoluyla kitle tabanını diktatörün güç aldığı toprak olarak sağlamlaştırıp sertleştiriyor. MC içindeki müttefiklerinin tabanını uzlaşmayla etkisizleştiriyor, eritmeye çalışıyor. Eritirse onlara da yasak ve tasfiye getirmesi, OHAL’i süreklileştirmesi kolay olacak.
İkincisi, TSK’yı kendi amaçları doğrultusunda yeniden yapılandırıyor. Bu, eski kemalist kalıpları tarumar eden bir yapılanma. Kadro kaynağı imam hatiplerden harp okullarının tasfiyesiyle kurulan Milli Savunma Üniversitesi’ne öğrenci almayla ve hegemonyasındaki YÖK’le Milli Savunma Üniversitesi’yle TSK’nın yapısını yarı-İslamcı olarak şekillendirmeye çalışıyor. Polis ordusunu yetki ve büyük silahlarla donatıyor. Bütün bunları KHK’lerle gürültü-patırtı olmadan gerçekleştiriyor. Bu operasyonlar için müttefiklerinin sessiz kalmasına çok ihtiyaç duyuyor.
Diktatör, devlet içinde hiyerarşik ilişkiyi de kendisini güçlendiren biçime dönüştürüyor.
MC’ciler, soykırımcı ve tasfiyeci savaşın kirli çıkarı için diktatörü desteklediler. Fakat Erdoğan’ın devleti kendi diktatörlüğü yönünde yeniden yapılandırmasını sonuna değin desteklemezler. Sermaye oligarşisinden emperyalistlere, MHP’den CHP’ye ve Ergenekonculardan Balyozculara, devletin diktatör Erdoğan’ın etrafında şekillendirilmesine karşı iktidar dalaşına bu kez “aldatılmış”lığın hayal kırıklığıyla girerler. “Parlemento” ve “devlet” barışını dinamitleyenin Erdoğan olduğunu bağırarak girilmiş olan darbeler döneminin silahını bile çekerek cevap verirler.
Onları bu devlet krizi/çatışması cehennemine itecek güç de, Kürt halkının ve Türkiye halklarının bağımsız devrimci ve demokratik direnişi olacaktır.
Bu yolda ilerlemek tek umutlu ve demokratik çıkışken, emekçi solun parti-örgüt-sendika-derneklerle diktatöre uzlaşma köprüsü olan CHP mitinglerini güçlendirerek, diktatöre öfke ateşini söndüren suyu taşımaları da memnuniyetsiz şaşkınlığa demokratik güçler cephesinde yol açıyor.
“Parlamento ve devlet barışı” oltasına gelmek yalnızca demokratik güçlerin gelişmesini darbeler. Tek umutlu yol halklarımızın ve ezilenlerin bağımsız demokratik-devrimci yoludur. MC, diktatörün sonbaharını kurtarır ama ötesine geçemez.