Egemenler bir halkı fiziksel olmasa da kültürel olarak yok etmek istediklerinde (fiziksel olarak yok etmek istediklerinde soykırım yapmaya kalkışırlar) dilleri ve dilleri hakkındaki her şeyi de ortadan kaldırmaya çalışırlar. Bu dilin varlığını inkar ederler, dil ile ve konuşanları ile alay ederler, bu dili görünmez kılmak için her şeyi yaparlar, yasaklarlar, konuşanlarını cezalandırırlar, hatta öldürürler. Hedef aldıkları dili yok ederlerse, bu dili konuşan halkı da kendi egemenliklerine karşı bir tehdit olmaktan çıkarırlar. Kullandıkları şiddetin ölçüsü aynı zamanda egemenlikleri ile ilgili duydukları tedirginliğin ölçüsüdür. Çünkü egemenliklerini başka bir halkın toprakları üzerine inşa etmişlerdir. Yani işgalcidirler. Zaman geçtikçe işgalcilikleri ile yüzleşmemelerinin tek yolu ortada yüzleşecek kimse bırakmamalarıdır. Aksi takdirde yaptıklarının hesabını vereceklerini ve egemenliklerinin sınırlanacağını içten içe bilirler. Bu durumda yok etmeye çalıştıkları bir dilin konuşulmaya devam etmesi, varlığını sürdürmesi o halkın siyasi bir özne olarak ortaya çıkma potansiyeliyle eşdeğerdir. Bu yüzden de tehlikelidir. Eğer söz konusu dil ortadan kalkarsa, bir zamanlar bu dili konuşan topluluklar da artık tehlike olmaktan çıkarlar.

Mustafa Kemal şöyle diyor örneğin: “Türkçe konuşmayan insan, Türk harsına, camiasına mensup olduğunu iddia ederse buna inanmak doğru olmaz. Türk Ocakları’nın biricik vazifesi, bu gibi unsurları bizim dilimizi konuşan hakiki Türk yapmaya çalışmaktır." Milli Eğitim İdeolojisi isimli kitabında, Türk Milli Eğitimi’nin kuruluş dönemi amacının şu olduğunu aktarır Hüseyin Kaplan: 

"İçimizde olduğu halde Türkçe konuşamayan insan güvenilmez bir insandır. Anadili Türkçe olmayanlar siyasal ve toplumsal yaşama katılmak isterlerse kendi anadillerini terk ederek Türkçeye geçmelidirler." 

Elbette her şey egemenlerin istediği gibi gitmez. Özellikle de dil var olmaya devam ederse. Dil var oldukça direniş devam eder. Çünkü dil, bir toprağa, bir vatana da işaret eder. Kaybolmayan dil var olmaya devam eden topraktır. Yeni Zelanda devletinin topraklarını işgal ettiği Maori halklarının dilleri ve toprakları için verdiği mücadele bunun iyi bir örneğidir. Maori yerlilerinden olan Manu Metekingi, dil, kültür ve toprakları arasındaki ilişkiyi şöyle ifade ediyor:

"Dilimiz olduğu sürece

Kültürümüz olur,

Kültürümüz olduğu sürece 

Toprağımızı elimizde tutabiliriz."

Kürt dil mücadelesinin tarihi yazıldığında en önemli öznelerinden biri olan Celadet Ali Bedîrxan da bu gerçeğin farkında olan insanlardandı. Kürtlerin 1930‘lara kadar verdiği bağımsızlık mücadeleleri işgalci devletler ile bölgedeki sömürgeci güçler arasındaki anlaşmalardan sonra bastırılıp bertaraf edilince, ulus olarak var olmaya devam etmenin ve topraklarına sahip çıkabilmenin yolunun dillerini savunmak olduğunu biliyordu Bedîrxan. Bu yüzden tarihi Hawar dergisinin 15 Mayıs 1932 yılında yayınlanan ilk sayısında şöyle yazmıştı:

Hawar bilincin sesidir. Bilinç kendini bilmektir.

Kendini bilmek bize bütün güzelliklerin yolunu açar. 

Kendini tanıyan, kendini rahatlıkla tanıtır. 

Hawar’ımız her şeyden önce dilimizin var olduğunu gösterecektir. 

Çünkü dil, var olmanın ilk şartıdır.

Kürt egemenliğinin son kalesi Botan Mirliği’nin başkenti ve Bedîrxan’ın anatoprağı olan Cizre, Kürtçe’nin de var olmaya devam edişinin kaynaklarından. Tıpkı Sur, Nisêbîn, Gever ve diğer Kürtçe kentleri gibi. Bu kentler ''var olmanın ilk şartını'' yerine getirdiler; şimdi de bu varlığın bir daha asla tehdit edilmeyeceği bir gelecek için mücadele ediyorlar.