Geçtiğimiz günlerde Türkiye’den bir grup feminist kadın, Roboskî Katliamı’nda yaşamını yitirenlerin yakınlarını ziyaret etti. Ziyaretçiler arasında yer alan Doç. Dr. Ayten Alkan, izlenimlerini gazetemize anlattı.
Doç. Dr. Ayten Alkan, Roboskî ziyaretine hazırlığını, şu sözlerle ifade ediyor: „Yola çıkmadan önce bütün bir öğleden sonra Tara Jaff dinliyorum. Kendimce hazırlanmaya çalışıyorum, 34 ölünün kahredici anısına ve onların ardında kalan onlarca yaslı insanın hayatına doğru yapılacak yolculuğa. ‘Say’ deseler bir çırpıda sayamam bile o 34 ismi. Hazırlanılmıyor. Böyle bir yolculuğa hazırlanamıyor insan. Bu ülke, hep hazırlığı yapılamayan yolculuklar çiziyor alnımızın ortasına.“

Köye giderken...

Şırnak’ta Zilan Kadın Derneği’nden kadınların da kendilerine katıldığını söyleyen Alkan, devam ediyor: „Yola devam ediyoruz. 10 dakika içinde yalnızca bambaşka yol koşullarının değil, aslında bambaşka bir iklimin, bambaşka bir coğrafyanın içindeyiz. Cudi ve Gabar’ı Kasrik boğazıyla birlikte geride bırakıp Kato’ya kadar aralıksız uzanan karlı sıradağların arasında yol alıyoruz. Ancak ‘Uludere 30 Km’ tabelasını gördüğümde, ölüme çıplak gözle bakma korkusunun, ateşe dokunma korkusunun yükseldiğini hissediyorum. Akşam 17:00’yi buluyor köye girmemiz... Otobüs  durduğunda, oradan, o minaresiz camiden kadınlar ve erkekler çıkıyor telaşla ki, ilk büyük ‘ah’ çıkıyor ağzımdan. ‘Orası bura işte, o insanlar bu insanlar işte’ dedim içimden. Kapısından girerken tanıdım camiyi. Tabutların hiç sonu gelmeyecekmiş gibi yan yana dizildiğini gördüğüm fotoğraflar, katır sırtında getirilen paramparça bedenlerin içine konduğu tabutlar geldi aklıma.“

Batı yanı inkar Doğu yanı imha
Devletin ‘operasyon hatası’ sözüne güven duyanların, karşılaştıkları tabloyu görmelerini isteyen Doç. Dr. Alkan, anlatmayı şöyle sürdürüyor: „Kadınların çoğu benim dilimi biliyorlar. Oysa ben kadınlardan bazılarının konuştuğu dili ve hiçbirinin anadilini bilmiyorum. Elinden geçtiğim, eline geçtiğim ve bir ömür elini ensemde bulacağımı bildiğim devlete göre böyle bir dil zaten yoktu, çocukluğum ve gençliğim boyunca. Hâlâ da mesela mahkemeler nezdinde ‘bilinmeyen bir dil’ bu. Çalıştığım üniversitenin çatısı altında, halen ‘Kürtçe diye bir dil’ olmadığını iddia edenler var. Devlet bu topraklarda  hep çok iyi çalıştı. Batı yanı inkar, Doğu yanı imha işte. Bu dilde hiç ağıt işitmediler belki, bu dilde hiç türkü dinlemediler ya da bilmiyorum. Hayatımda ilk defa bu kadar utanıyorum, hani karın-daş gibi vatan-daş’lık ettiğimiz bu kadınların dilini öğrenmemişim diye. Fakat gözyaşlarının dili ortak. İsyanın, öfkenin ve kederin de. Birbirine sarılmanın da. Birbirinin sırtını sıvazlamanın, birbirinin gözünün içine bakmanın da öyle.“

‘Roboskîli kadınlar artık devleti tanımıyor’

Roboskî’de katledilenlerin yakınlarıyla görüştükten sonra, devletin sözlerinin daha ‘değersiz’ olduğunu anladıklarını söyleyen Alkan, „Devlet vicdanını söküp atmış sanki. Bir katliamı bu kadar basitleştirip, bu karşılaştığımız insanların ölen yakınlarının durumuna ‘yanlışlıkla oldu’ diyebilmek için vicdansız olmak gerekiyor“ diyor.
Alkan, katledilenlerin yakınlarından kadınların, „Başbakan bir başsağlığı bile dilemedi. Cenazelerimizin kırkı çıktı, bir başınız sağolsun bile demediler. Demek ki biz vatandaş değilmişiz. Onların çocukları faili meşhule kurban gideydi alıp parayı susacaklar mıydı? Bizim çocuklarımız satılık değil. Bir tabak yemek için gittiler, katledildiler. Bir tabak yemeği bize çok gördüler“ dediklerini aktarıyor. Kadınların tamamının, „Katliamı devlet yaptı“ fikrinde ortaklaştıklarını da aktaran Alkan, kimlerin katliam emri verdiğinin açığa çıkmasının kadınların talebi olduğunu ifade ediyor. Alkan, şunları da ekliyor: „Burada konuştuğumuz insanlar yol haritalarını çizmişler. Eğer yaz gelende yargılama süreci başlamadıysa denklerini toplayıp kervan olacaklar ve parça parça olmuş ölülerini toplayıp katır sırtına yükledikleri yolun izini sürüp bu ülkeyi topluca terk edecekler.“

‘10 TL için gidiyorlardı ’

Doç. Dr. Ayten Alkan, gözlemlerinden ve bizzat öğrendiklerinden yola çıkarak sınır ticareti yapanların durumunu da, şöyle özetliyor: „Sınır ticareti yapıyorlar, çünkü kimisi mayında kaybedilmiş bacağının protezini protezini yenilemek zorunda. Bir kısmının ‘kaçak’ çaydan, şekerden, mazottan, sigaradan başka geçim kaynağı yok; devlet bir gelir sağlamamış bu insanlara. Öğrenci olanlar okul masrafı için ve ailelerine bakmak zorunda oldukları için gidiyorlar. Katledilenlerin arasında yer alan 13 yaşındaki çocuğun annesiyle de görüştük. Hala fotoğrafına sarılıyordu çocuğunun. ‘Eşim sakattır, evimin direğiydi o, evimin direği gitti’ demesi içimizi acıttı, öfkemizi katladı. Aynı annenin yanındaki bir diğer fotoğrafın sağında da tandır ekmeği parçası ve 10 TL’lik para vardı. İşte o 10 TL’ler için gidiyorlardı sınır ticaretine. Burada rastladığımız insanlar yeni yılda evlatlarının, yakınlarının acısını çekerken; bizlerin yaşadığı İstanbul’da yılbaşı için havai fişekler patlıyordu. Ülkenin bir tarafında geceleri ateşler, bir tarafında havai fişekler patlıyor.“

‘Bir hayvana bile kıyamayan insanlar’
Doç. Dr. Alkan, Roboskî’deki kadınların, devlete hiçbir güvenlerinin kalmadığını gözlediklerine dikkat çekerek, kadınların, „Bizim Suriye’den farkımız yok! Gelsin Başbakan görsün bu tabloyu“ dediklerini de sözlerine ekliyor. Bir başka kadının şu sözü de, Alkan’ın içini acıtanlardan: „Seyithan sevdiği kıza yeni yıl hediyesi vermek için gitmişti. Sevdiği kız uğruna öldü şimdi!“
„Bizler her ne kadar katliama tepkimizi göstersek de, buraya gelince daha net görebildik tabloyu. Katliamın bilinçli yapıldığını daha iyi anladık. Heronların sınırın ötesinden de görüntü alabildiğini, ‘PKK’liler geçiyor sandık’ iddialarının yalan olduğunu biliyoruz artık“ diyen Alkan, ekliyor: „Oysa burada yaşayan insanların kimseye zararları dokunacak insanlar olmadıklarını da çok iyi gördük. Hatta katliamda yakınlarını yitirenlerden 17 yaşındaki Vedat’ın annesi, katliamdan iki-üç gün sonra köye dönebilen bir katırın ölmemesi karşısında, ‘o da candır, devletin kalbi yok ama hayvanların var’ diyerek sevinebiliyor.“


ALİ BARIŞ KURT/İSTANBUL