Franz Kafka’nın “Ceza Kolonisi”nde, karakterlerden biri şöyle der: “Sana korkunç bir sır vereceğim: Dil, cezadır. Her şey oraya girmek ve günahları ölçüsünde oranda çürümek zorundadır.” Koloninin bir önceki komutanı tarafından icat edilmiş işkence makinesine tekabül eden dil imiş meğer. Eserinde Kafka, bunun adalet ve cezalandırma aracına dönüştürüldüğünü işler...

Söz konusu dil mefhumu olduğunda derinlikli analize tabi tutulmalı. Dil ile alakadar tanımlamalar bitimsiz bir havzayı andırır. Üzerine dökülen ne varsa alır ve dahasını da talep eder. Dillerin tehdit altında olduğu bir dünyada doğmuşsak ve dil ölümleri halen hızını kesmeden sürmekteyse, çok su kaldırması olağandır. Dil havzasına akacak sulara ihtiyaç da var. Mevcut diskur, belki bir katre olur diyedir.
Rivayet edilir ki, yalan söyleme yeteneğiyle gerçek anlamda insanlaşmaya evrilindi. “Önce söz vardı“ düsturuyla paralellik kurulabilse de, yalanın dil olgusuyla hayata geçtiğini söylemek lazım. Dillenen insan yalanla donanır! İktidar ve devletle de en büyük aldatmaya dönüşür. Aslolan yalanı ötelemektir. Bu nedenle, dilin gerçek cevherinin parıltısı insanlara ulaştırılabilecektir. Bu cevher, biyolojik evrimin nadide parçasıdır. Önem taşıyan işlevi yaşamsallığa tekabül eder. Yeri gelir insanlara karşı örülen duvarları yerle yeksan eden de odur. Ama hegemon zihniyet elinde, dilin iktidarlaşmaya hizmet etmesinden kaynaklı, zulmün aracına dönüşmesi de iç acıtıcıdır. Tıpkı “Ceza kolonisi”nin bir önceki komutanının yaptığı gibi. Her dil, var olan topluluğunun kültürünü yansıtıp biçimlendirir. Bir halkın dilinin yerine bir başka dil ikame edildiğinde kültürel boyutta sönümleme dayatımıdır. Metazorik yönelim toplumsal akışa engel olmadır!

Kimlik ve dil

Toplumun kimliğini-tikel düşünüş ve davranış tarzını da belirleyen dildir. Yaşamın dokusunu belirleyen dil olgusu, aynı zamanda topluluğun anadilleriyle kurdukları ilişkiye dair anlamı derinleştirendir. Algılayışın sonsuzluğuna ket vurulurken, dile yasak koymanın vahşeti yaşatılmakta. Pik yapan böylesi ivme kapitalizmden ayrı ele alınamaz. Zira sirayet ettirilen sömürü ağları insanlığı omurgası kırık hale dönüştürmüştür. Kolonyalizm, doymak bilmez ahlaksız ‘iştahıyla’ tarumar etmeye çıkmıştı dünyayı. Merkezinin dışındaki çevre sanki kendisine “sürülmüş tarla” diye bahşedilmişti. Bu yüzden girdikleri her yerde, her şeyi kuşatma altına almada beis görmeyeceklerdi. Tek orada da değil. Bizzat kendi kalplerinde de iktidar ve devlet olgusunun güçlenip süreklileşmesi için her şey nesneleştirilecekti.
Önce insanların bilinçlerinin çarpıtılması gerekiyordu ve sonra da tüm disiplinler çizilen sınırlar çerçevesinde hizaya girmeliydi. Yaşatılan trajedi nihayete ermediği gibi farklılıkların ortadan kaldırılmasında geri dönüşümü imkansıza sürüklemekte. Tek tipleşene, robotlaştırılan ortamda hegemon zihniyetin dili başat hale dönüştürülür. Dil iktidarın büyük silahı olur. İşkence makinesi yabancı bir dilin ezilen halklara dayatılmasına tekabül edecekti. Egemenin elinde kullanım kılavuzuna dönüşen dil iktidar üretir! Parçalara ayrılan insanlık bu üretimi kolaylaştırmıştır.

Kolonyalist zihniyet

Dil moderniteden ayrı ele alınamaz düzeye getirildi. Yok eden, talan eden zihniyet tehdit olarak gördüğü her şeyi silip süpürmeyi ilke edinmiştir. Karşıt gördüğü hedef toplulukları özgünden koparıp elimine etmelidir ki sömürü ağını kusursuzlaştırabilsin. Toplumların, halkların zenginlikleri iç edildikçe kültürel doku da teslim alınır. Bu konuda dil de önemli bir işlev görür. İşlevsizleştirmede hegemonun dili ön plana çıkartılır. Kimileyin zor ve katliamlar devreye sokulur. Bunun serencamında, kılıç artıklarına veya kuşatılmış zihniyet yapılanmalarını gerçekleştirdikleri yapılarda sözde gönüllü bir asimilasyonu hayata geçirirler.
Her yönelim bir zulüm politikasına denk düşer. Doğal akışında seyreden toplumsal yapıların gelişimine set çekilip farklı havzalarda biçimsiz formlara dönüştürülür. Bu yüzden dili her boyutuyla irdelemek maruz kalınan gadrin vahametini de açığa çıkaracaktır. Özellikle dilleri tehdit altında olanlar ve dile yasak koyanlara yönelik ortak refleks ve kuramsal düşünüşler geliştirmek sürekli pompalanan bilinç çarpıklığını aşmanın ilacı olacaktır. Şayet ikame edilen zihniyet aşılmazsa açığa çıkan sonuç yeni bir teslimiyettir.
Spinoza, “İnsanlar sanki özgürlükleri uğruna savaşıyorlarmış gibi kölelikleri için mücadele ediyorlar” derken bunu öngörmüştü. Zira dil ile dünya arasındaki diyalektik bağı kapsayan toplumsal ilişki ve deneyimleri dil olmadan gerçekleşmez. Evet, diller asimilasyonist uygulamalarla karşı karşıya. Kolonyalist zihniyet derinleşirken dillerin akıbeti gök kubbede yankılanan son çığlık olmasın! Bu çığlık insana dair olan yegane doğrulardandır. Dillere sirayet ettirilen her kötülük ifşa edilmelidir! Dillerin üzerindeki asimilasyonist baskı ve yasaklamalar karşısında fail haline dönüştürülen bu dilleri konuşan toplulukların ana dilleriyle kurdukları bağa dair anlamı derinleştirmek elzemdir ve doğallığındaki yasakçı zihniyete karşı gelişen politik bir söylem olacak elbet. Bir yerde engelleme varsa buna yönelik itiraz ve reddiye de vardır. Dolayısıyla karşı çıkışın pratik politikası kaçınılmazdır. 


Mağdur ve madunlar cenahı
İdeolojik kuşatılmışlığı kırmanın doğal yöntemine dönüşen politik toplumlar hep olacak ve ahlaki bütünsellikle niteliksel değişimin motor gücü haline geleceklerdir. Bunun en somut örneği de Kürtçe üzerindeki asimilasyonist uygulamalardır. Haliyle hak arayıcılığı politize olmayı zorunlu hale getirir. Savunma refleksini bu şekilde kurmak doğallaşır. Şayet gerekleri yerine getirilmezse Spinoza’nın da belirttiği gibi “kölelikleri için mücadele eden” yapılanmaları doğurur. Özellikle dil olgusu öncelediğimizden çerçeve sınırlı bırakıldı. Dili günlük pratik politika düzlemine sıkıştırmak, süreçle kendini tekrarlamaya da sebebiyet verir. Elbette sistemin tüm yönelimlerine karşı zaruriyet de arz eder. Lakin ezilenler, mağdur ve madunlar cenahında kuramsal bir yapıya taşıramamanın boşluğu da hissedilmekte.
Felsefi bakış açısına oturtulmadığında geniş bir vizyon yakalanamaz. Dil sorunsalı hususunda filozofların değerlendirmeleri neredeyse felsefeyle yaşıt sayılır. Bu disiplinin kaynağını Parmanides’e kadar götürmek mümkün. Parmanides’in “yanlış cümleleri” dile getiren argümanı şaşkınlık yarattığı gibi sofistlerde, Platon’da ve günümüze değin gelinen dil felsefesinin gelişim çizgisini doğurdu. Dil felsefesi modern anlamda kurulumunu en çok Wittgenstein’e borçludur dersek yanılmış sayılmayız. Dil felsefesinin esas gelişimi 20. yüzyıl başlarına denk gelecekti. Yüzyılı üç döneme ayırdığımızda gelişimin iki dönemine damgasını vuran Wittgenstein olacaktır.
Birinci dönemi, “Tractatus” adlı muhteşem eseriyle “Anlamın resim teorisini” işlemesidir. Söz konusu ettiği düzlem anlamın doğrulanabilirliği görüşüne götürmesiydi. İkinci dönem de “Felsefi soruşturmalar” ile bir nevi kendisini yadsıyan durumu açığa çıkarmakta. Eski anlamın resim teorisinden kullanımsal anlama geçişi sağlamıştır. Dil oyunu biçiminde de ele almakta. Üçüncü döneme damgasını vuran Chomsky’dir.

Dil felsefesi

Dil bilimci Noam Chomsky’nin dili ele alışının özünde söz dizimi (sentaks) incelemesi yer alır. Dil felsefesi hakkında fikriyat oluşturmuş, kafa yormuş onlarca filozof düşünür vardır. Konu kapsamını dar tuttuğumuzdan böylesi üç başlıkla yetinmek zorunda kaldık. Kıta Avrupa’sında, 19. yüzyıldan başlayarak dil felsefesine eklenen bilgi birikimi tartışmasızdır. Dilbilimi yöntem olarak baz alan dil felsefecileri ve analitik felsefecilerin çakışan yönlerdeki zihin açıcı katkıları da küçümsenemez. Dil felsefesinin kapsamına değinirken bu çerçevenin veya çizilen çemberin dışındaki muazzam bilgi potansiyeli unutulmamalıdır.
Peki neyi anlatıyor dil felsefesi? Felsefe, dili tüm veçheleriyle ele alırken kavramsal bir düşünüş geliştirmiştir. İnsanın dilini kullanma ediminden yola çıkarak dilin doğası, kökeni, yapısı ve anlam problematiğini felsefi çözümlemeden geçirmeyi kapsar. Hasılı dilin “ne” olduğu, niteliği konusunda yapılan yoğun düşünüşü irdelemeye çıkar. Bunu yaparken dil düşünce, dilin kökeni, dil-varlık arasındaki bağıntıyı, dil ile yönelmişlik arasındaki ilişki, anlam, dil-kültür, mitos, simgesel dünya, ideal dil tasarımını incelediği kadar insan ve hayvan arasındaki iletişim biçimlerini de kapsayan geniş bir disiplin alanını oluşturmakta.
Sorular sorup, cevaplar üretmek idrak yeteneğini derinleştirerek, ufkumuzu genişleten bir özellik taşısa da bu haliyle mazlum ve madunlar cenahında söyleme dökülmeyen bir boşluğun varlığından kuşku duyulmaz. Zira dile felsefik bakış genel bir düzlemde seyredip toplumsal akışın doğallığıyla yetinme durumunu dayatır. Böylesi şekillenme haliyle üstten bir bakışı da doğurabilmekte. Bunda Avrupa mitini oluşturan 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlangıcında dünyayı tahakküm altına almadaki tarihselci bakışın rolü yadsınamaz. “İlerleme” ve “gelişme” ideolojisinin 19. yüzyıldan bugüne taşınmasındaki tarihselciliğin, kapitalist moderniteye küresellik ekleyerek, nüfuz alanı haline getirdiği çevrede imrenilen imaj diye sunulma sokulmuştur. Bu hal sömürgelerde uygarlık düşüncesini meşrulaştıran tarihselci modeli doğuracaktı. Bu model Avrupa’yı evrenselleştiren yapıyı ortaya çıkaracaktı.
Sorunu mevcut perspektifle ele aldığımız oranda tuzak sorularla çizilen sınırları aşamamayı doğurur. Avrupalı olmayan veya kolonyalizmden mustarip bir cenderede seyreden toplumların tüm disiplinlerle hesaplaşmaya giderken, dil felsefesinin “ne” olduğunu post-kolonyalist bakış açısıyla, ezilenlerin cephesinden kurulumunu gerçekleştirmeleri yakıcı bir sorun olarak durmakta. Dil olgusunu felsefeye vuracaksak, Madun tarihi sorunu bünyesinde modernite ve tarihin post kolonyalist eleştirisi içerisinde ele alınacak perspektife ihtiyaç olduğunu vurgulamakta fayda var. Bunu gerçekleştirirken baskı ve sömürüye karşı direnişi işlemek, toplumsal açıdan hakkaniyetli bir dünya yaratmanın çabası içerisine oturtmak elzemdir.

Pratik politika yeterli değil

Israrla değinmek gerekir ki, genel düzlemde şekillenmiş dil felsefesi bizim gibi çevre toplumların gerçekliğini açıklamada yetersiz kalmakta. Bu Kürt dili ve kültüründe daha yakıcı bir şekilde de hissedilmekte. Salt koruma, kollama, dilin yok olmasına direnme çerçevesindeki pratik politika yeterli değil. Teorik arka planını oluşturan ve felsefik kurulumuna mihenk taşı olacak düşünce sistematiğine gereksiniriz. Post-kolonyal veya maduniyet çalışmaları kapsamında dilimizin ontolojik ve epistemolojik izlekten giden bir derinleşmeye tabi kılmak önemlidir. Serencamında oluşacak bilgi birikimi, tikelden evrenselleşmeye sağlıklı bir boyut kazandırır. Dil felsefesinin yetkinci bakışı da kapitalist modernitenin yarattığı tahribatların korkunç çıplaklığıyla yüzleşmiş olacaklardır.
Ontolojik bakışa yönelik İonna Kuçuradi’ye başvurmakta yarar var: “... Olana yönelen ve olanı ilişkileri-bağıntıları içinde görmeye ve aynı zamanda onun ilişkilerini-bağlantılarının görmeye çalışan bir bakıştır. Ya da nesne edilinenin varlıkça yapısına veya ne oluşuna yönelen ve bağlantılarını olduğu kadar diğer şeylerle ilgisini ve onlardan farkını gören bakıştır. Nesne edinilenin ne olduğunu görmeye çalışan bu bağlantısal bakışa ‘ontolojik’ bakış denilebilir.” Saptama meramımıza parmak basmakta. Ontolojik bakışı bir de maduniyet haddesine vurmak ufkumuzu enginleştirir.
Epistemolojik açıdan da sömürgeci zihniyetin bakış açısından azade bir bilgi kuramını oluşturmayla alakalıdır. Bilgi kuramı da maduniyet süzgecinden geçirilerek üstten bakan küçümseyici söylemlerden arındırılıp bilgi kuramının ayakları üzerine oturtmaya dayanak olmalıdır.
Sonuç olarak; tüm bunları ezilenler cenahında, mazlum ve madunların dillerinin felsefik bakışını gerçekleştirmeleriyle mümkün olacaktır. Dilin “ne” oluşunu bir de mazlumlar cephesinde sorgulamaktır gayemiz. Öyle kolaycı yaklaşımlardan da uzak durmakta fayda var. İki bin yılı aşkın bir dil felsefesi birikimi mevcut. Bu birikim boyutunda, maduniyet çalışmalarıyla paralel, insana dair geliştirilen tüm disiplinlerle hesaplaşma yakıcı bir gerçekliktir. Dilin mitolojiyle, din ile toplumsal yapılarla, ekolojiyle, edebiyatla, kültür endüstriyle, kolonyal bakışla, bilimle, kapitalist moderniteyle vb. yapılanmalarla hesaplaşma ve kurulumunu yeni bakıştaki diskura kavuşturmak, yaratılan boşluğu doldurmaya vesile olacaktır. Yasaklamalara uğrayan/ uğratılan dil fenomeninin “ne” oluşu farklı bakışla ele alınmayı zorunlu kılmıyor mu? Dilin ceza olmaktan çıkarılması ve doğal akışında ilerlemesi için buna ihtiyaç var...


DR. AYHAN KAVAK / 
Diyarbakır D Tipi Cezaevi


Kaynakça:
- Nesir Fikri, Giorgio Agamben, Metis yayınları, 2009
- Tartışılan Roman, A. Galip, Algı yayınları, 2007
- Avrupa’yı Taşralaştırmak, Dipesh Chakrobarty, Boğaziçi Üniversitesi yayınları, 2013
- Yeni Düşün Adamları, Bryan Magee, Birey ve Toplum yayınları, 1985
- Felsefe sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma yayınları
- 50 soruda Dil felsefesi, Atakan Altınörs, Bilim ve Gelecek kitaplığı, 2012
- Kolonyalizm-Postkolonyalizm, Ania Loomba, Ayrıntı yayınları, 2000