Neler oluyordu? Kim getirmişti beni buraya? Sırtımdaki ve basenlerimdeki derinin parça parça kalktığını, kaslarımın acı acı bir zemine çarptığını hissediyordum. Dirseklerim bir tokmak gibi inip inip kalkıyor, kuru zemine, taşlara çarpıp duruyordu.
Neler oluyordu? Kim bağlamıştı ayaklarımdan beni o incecik ve keskin iplerle… Kimlerdi beni çekiştirip duranlar? Yoksa ben ölmüş müydüm? Parça parça dökülen etlerim, bir sağa bir sola gidip gelen, topraktan zerrecikleri kendine çeken ve kendinden damlaları toprağa veren bu ceset, bana mı aitti?
Neler oluyordu?Ben nerede ölmüştüm. Ömrüm boyunca nakış nakış işlediğim belleğim neredeydi. Neden hiçbir şey gelmiyordu hatırıma... Nerede unutmuştum bütün ömrümü…
Yoksa henüz yaşarken ölümden beter yaşamları mı görmüştüm?
Ölümü korkutan ve korkudan titreten hallere mi tanık olmuştum yoksa?
Gözlerimi açmama lüzum yok artık. Öyle merakla ve ilgiyle etrafa bakmama da. Yaprağın yeşerişini görmesem de olur gayri. Vuslatın sonbaharında sararan ve bir ilahi ezgiye ayak uyduran salınışlarla toprağa minnetle vücut eden yaprakları da… Yapraklar sararıp solacak, çiçekler kuruyup dökülecekti. Ama biliyordum ki yine bahar gelecek ve yine yemyeşil yapraklar patlayıp tomurcuklandıkları yuvalardan çıkaracaklardı başlarını. Yine çiçekler açacaktı rengârenk ve renkler çocukların yüreklerini nakış nakış işleyecekti.
Bilmiştim tüm bunları. Bilip öyle ölmüştüm. Ama, ne olmuştu da ben bu bildiğim her şeyi unutmuştum. Unutmak gelince aklıma her hücremin sızlayışı nedendi… Nedendi bütün sürükleniş acı vermezken bu cesede, unutmak deyince onulmaz acılara boğuluşum?
Tüm bu akışın bir anlamı olmalıydı… Ama akışın içindeki bu kirli sızıntıların anlamı var mıydı? Unutuşlardan doğan ihanetin tanığı mıydım bu kanlar içinde konulduğum siyah ceset torbasında. İnsanlığa ihanetin acısı bu canından ayrı düşmüş cesedi acılara boğarken, neyi hatırlayıp neyi unutmam gerektiğini hangi tanrı bana söylemeye cesaret edebilirdi ki…
İnsandım ben. Etten kemikten, dilden ve yürekten bir insan… Sonra bir ruhum oldu, ben, ben oldum. Yaralı bir zamanın kalbinde, yarım kalan çağ cenginin başka bir yarısında yaralandım. Dağlıca karakolunun askerlerine hedef tahtası oldum.
Ne mi hissettim?
Utandım.
Son birkaç sesi duyduğumda yaşadığım tek şey utanç duygusuydu:
-Nişan al!
-Ateş!
Utancımı mühürleyen son sözlerdi bunlar.
-Nişan al!
-Ateş!
-Nişan al!
-Ateş!
Utancıma sebep yüreğimin ateşiyle tanır beni damla damla kendi yüreğine akıtan yaşam ehilleri. Yüreğini Çarçela’nın serin rüzgârlarıyla arındırmış bakır tenli çocuklar bilir beni.
Şiyar’dım ben, Zinar’dım. Silav’dım. Siirt’te bir panzerin ardına düşmüş, tamamladığım ömrümü seyrediyordum kapalı gözlerimin ardından. “Bu şerefi size bahşetmeyeceğim” demiştim, dediğimi yaptım. Tabancayı doğrultmamla, gözümle kulağımın tam ortasından ateş etmem bir iki saniyemi almıştı. Artık bir cesettim. Bir cesedin nelere kani olduğunu gördüm, bildim. Sadece bir ceset de olsam, epey zamanını aldım yine de karşımdaki kapkara yüreklilerin.
Ayaklarımdan bir panzere bağlanmıştım işte. Gözlerimi kısıp gelecek yıllara baktım kısacık bir zaman. Kendi yerime çocukları görüyordum panzer ardında. Karmakarışık güneş yanığı saçlarıyla koçer çocukları, etekleri dolu taş, avuçları sımsıkı kapalı, başları dimdik, gözleri ufuklara saplanmış ikiz ok… Hepimizin yarını olan bu çocukları görebilmek için yapmıştım bunu. Çocuklar olmasaydı, onların yarını olmasaydı işin içinde, kimin gücü yeterdi bana bunu yaptırmaya.
Onlar için yaptım.
Kendimi Siirt’in sokaklarına serptim, özgürlüğe koşan çocuklar basıp göğsüme geçsinler gökkuşağı renklerindeki zamana dedim.
Onlar için yaptım.
Taşları eksilmesin eteklerinde dedim, kendimi vurdum dağların ardından ovalara.
Zafer de bendim, Harun da.
Ne ki, örselenmiş bir cesettim onlara kalan. Onlara kalmayan ruhumdan artakalan bir bedendim siyah ceset torbasının içinde, Cudi dağının gölgesinde, Şırnak sokaklarında. Boyum da epey uzundu hani. Ahmed Arif’in Filintası gibi. Ben bu kirletilmiş dünyaya nasıl sığmadıysam bedenim de bu siyah ceset torbasına sığmıyordu. Başım dışarıda kalmıştı ve beni sürükleyenlerin her adımında sağa sola gidip geliyordu. Ne ki, bir cesettim. Utanç resimlerinde onlara kalan bir çift siyah torba… Cesedini terk etmiş can sığar mıydı bir siyah torbaya? Herkes bilirdi ki sığmazdı. Can içinde toplanan kımıltılar, bedeni yürüten yürek ateşi ve savaştıran ruh, girmezdi bu sınırları sahipleri kadar olan ceset torbalarına.
Zamanı suçlamalı mıydım, hiç bilemedim. Ama öyle bir zamanda dünyaya gelmiştim ki, insanlar her an kendilerine ihanet ediyor, ve her ihanette kendileri olmaktan bir adım daha uzaklaşıyorlardı. Kırık bir aynanın izdüşümleriydik. Yaralı bir kara parçasının kanayan yerindeydik. Kimileri kırık aynanın diğer bir parçası olan bizleri tanımıyordu. Ki bizler sağ ve sol göz kadar birbirimize yakındık. Birbirinin yansıması biraz da... Bütün hayatın yüreğinin en temiz yanı olan bu dağ çocuklarını bilmiyorlardı. Evrimin ulaştığı son aşama olduğumuzu, aynı türün tekilleri olduğumuzu unutmuşlardı. Bilmiyorlardı. Tüm bilmezliklerinin kendilerini bilmemek olduğunu ise, hiç hiç bilmiyorlardı. Yaşadıkları rahatlığın bilmediklerinden kaynaklandığını hele, hiç mi hiç bilmiyorlardı. Bense utanıyordum bu bitmek bilmeyen cehaletten. Bu kör sağırlıktan, bu beyin körlüğünden utanıyordum. Yürekleri kötürüm olmuştu onların, biliyordum.
Göz, ikiydi ama tek görürdü. Böyleydi esası. Ama şimdiki zamanda göz de kör olmuştu, yürek de. Anladığım bir şey daha vardı artık, her iki göz hiçbir zaman aynı şeyi görmüyordu.
Oysa ben, yaram her sızladığında insanlara bakardım. Ağrılarımı dindirir niyetine genç kızların yıldız damlayan gözlerini sürerdim yaralarıma. Bıyıkları yeni terlemiş delikanlıların yürek ateşini alırdım kucağıma soğuk kış gecelerinde. Kalbimdeki hançer yarasına, çocukların gözlerindeki parıltıyı sürerdim. Kalabalık yollara, hayatın akışına dalıp giden insanlara bakar, acılarımı hafifletirdim. Bilmezdim, zamanın ruhuna sızmış kirli akıntılar temizleyemezmiş yüreğimi. Kirli sulara baktıkça temiz suların tadına daha çok varıyordum artık. Ve de suçluluğun suçsuzluğu beslediğinin anlamına… Suçlular varoldukça suçsuzlar daha da suçsuz oluyordu. Onların icat ettikleri suçlular, onların suçsuzluğunu kutsallaştırılıyor, yüceltiliyordu.
Sonsuz acılara boğuldukça ben, bir sebep arardım yüreğimin kanayan yarasına.
Henüz yaşıyordum o zamanlar. Şimdi ellerimi kaldırıp dokunamadığım cesedime dokunuyordum. Henüz can varken bu cesette, bir sebep olmaya kendime, aradım. Deliler gibi, çığlık çığlığa aradım. Kerbela ortasında bir ab-ı hayat mağduru gibi yanan yüreğime su aradım.
Ve bir zaman sonra kendiminkinden daha büyük, kat kat ağır acıların bana sebep olduğunu bildim. Yaşamaya sebep, daha büyük, daha derin acılardı. Hem de bana ait olmayan. Bana ait kılarak o acıları, yaşama tutundum. Alıp getirdim bu güne. Belki de o zamanlar başkalarının yüreğinde büyüyen acılardı beni yaşama tutunduran. Kötürüm olmamış bir yüreğe ait bir yan buldum bunda. Sadece kendi acılarım var olsaydı pek gerek olmayabilirdi onları sağaltmaya ve tutunmaya yaşamın eteğinden. Kendimden çıkarak başkalarını görmenin, birlikte olabilmenin gururunu yaşıyordum. Çünkü insandım…
Yüreğim kendi toprağına dönmüştü.
Şimdi Kızılderili önderlerin kendi kabilelerine öğütlediği gibi, gürültü patırtının içinde sükunetle ilerliyordum. Bağışlayabilirdim, ama unutmak asla. Ki unutmadım da. Sessizliğin içindeki huzuru yalnızca ben biliyordum. Bu sessizliğin bana verdiği huzurun etrafımdakilere huzursuzluk yağdırdığını görüyordum. Hiç kimse, bir cesedin yanında mutlu olamazdı. Bir insanın bedenini ve ruhunu yok etme fikri, kanla kışkırtılmış insana cazip gelebilirdi. Ama, ceset var olduğunda bu cazibe biterdi. Tüm kışkırtılmışlıklar, korkuyla kaçıp giderlerdi köşelerine.
Evet, hepsi gitti, sükunet başladı. Şimdi ben varım.
DILZAR DİLOK: Sükunet başladı şimdi ben varım