Ne isim konulursa konulsun, Kürdistan’da tarihsel bir direniş yaşanıyor. Aslında yaşanan sadece bir etnik kimlik, ulusal kimlik mücadelesi değil. İnsanlardan insanca, onurlu bir yaşamı çalan bir diktatörlük karşısında insan kalma, insan olma mücadelesidir yaşanan! Düşüncesini, duygularını, kendine ait değerlerini pazarlamadan, onlardan taviz vermeden ayakta kalmaya çalışan, direnen tüm güçlerin, bireylerin mücadelesi. Kürdistan Özgürlük Mücadelesi'ne 40 yıldır dayatılan öl-öldür sarmalını, ‘‘Kürt Kapanı’’nı kırma mücadelesidir. 1999 yılında Rêber Öcalan’a dayatılan kof direnme biçimiyle halkları birbirine kırdırma konseptine karşı mücadeledir. Bu direniş en az Kürtler kadar Türkiye içindir. 

Türkiye cephesinin sessizliğini tam da bu mücadelenin tanımı üzerinden okumakta yarar var. Demokrat, devrimci, sosyalist, feminist, ekolojist, akademisyen, aydın, sanatçı, yazar ve daha birçok değerli nitelikle kendisini tanımlayan Türkiyelilerin sesini yutan ne? 

Dünyanın birçok yerinde faşizmin koyulaştığı anlarda direniş cephesinin etrafı yavaş yavaş boşaltılır. Direnenlerin yaptığı hatalar bahane edilir, direnişin yolu-yöntemi ince elenip sık dokunur, direnişin zamansızlığı, ittifaksızlığı, stratejisi-taktiği, diplomasisi ve daha birçok yönü irdelenir. Zaman akıp geçer konuşanlar için, direnenler için de. Ama aynı hızda değil. Aynı değerleri üreterek değil. Tarihe aynı izleri bırakarak değil. Aynı isimleri alarak değil. Direnenler zamana işler, zamanı işler. Direnenleri yalnız bırakanlara ise zaman işler. Siler onları toplumsal hafızanın dehlizlerinden bile. Ama zaman işler onları, başka dilden başka bir kitaba.   

Direnenlerle aynı zaman diliminde yaşarlar ama o zaman diliminin yükünü taşımaya yanaşmazlar. Aynı havayı, suyu, toprağı, çiçeği teneffüs ederler ama hakkını vermeyi direnenlerin omuzlarına yıkarlar. Tam da bu sorumsuzlukta aklıma geliyor: Türkiye cephesi, Türkiye’nin demokratları, devrimcileri, sosyalistleri, feministleri, ekolojistleri neden bunca sessiz?  Feminizmin savaş karşıtlığı neden sessiz? Feminizmin barış tutkunluğu neden sessiz? Barış için haykıran gür sesler neden kısık? Her barışın bir savaşı olduğu hakikatinin ağırlığı mı susturuyor onları? Tam da şimdi haykırmanın zamanı oysa!

Kürtler hiçbir zaman barış kelimesi ile onuru ayrı ele almadılar. Kürtler her zaman ‘‘Onurlu bir barış, kardeşçe, özgür bir yaşam’’ dediler. Şimdi barışları onurlu olsun diye yürekleri yana yana, çocuklarını göme göme, sokaklarda vurula vurula direniyorlar. Barış elden gitmesin diye çırpınıyorlar. Kürtler demokrasinin temel bir ilkesi gereği, meşru savunma, meşru direniş içindeler. Demokrasinin, yaşama hakkının saldırı altında olduğu bir siyasi iklimde demokratik olmayan bir rejime boyun eğmemeyi demokratik bir tutum olarak geliştiriyorlar. 

Bu demokratik tutum, Davutoğlu’nun ‘‘ihanet edin’’ mesajlarına karnı tok ve kulağı kapalı olacak kadar onurlu. Bu direniş; eksiği gediği ne olursa olsun ona sırt çevirmeyi asla hak etmeyecek kadar asil! Hendek savaşı diyerek daraltmanın; bu asaleti gölgelemeye gücü yetmez. Aylardır gencecik insanların ölümleri karşısında vicdanı ayaklandıramamanın, sesi, yüreği, emeği, kalemi direnişten yana oynatamamanın bir ismi var. Ama bu ne demokratlıktır, ne sosyalistliktir, ne feministliktir. 

Bir kadın olarak Türkiye’de yaşayıp da aylardır anaların yükselen feryadıyla içi yanmadan konforunu sürdürebilmektir aslında Türkiye’nin demokrasisini felsefesiz bırakan. Barışı geciktiren, barışın onurlu olma kaygısını ve bunun kavgasını üstlenememektir. Bunun için yol alanları güçlendirememek, faşist-savaşçı cephe karşısında yalnız bırakmaktır.  

Dünyanın birçok ülkesinde ve tarihin değişik aşamalarında direniş cephesine kendi renkleri ile güç katan birçok sanatçı, bilim insanı, feminist, devrimci-demokrat da olmuştur. İsimli, isimsiz zamana işleyen kimliklerdir onlar. Bir ordu, bir cephe kadar etkileri vardır. 

Sanatın-sanatçının tavrından çok etkilenen bir coğrafyada yaşıyoruz. Aydınların, yazar-çizerlerin, akademisyenlerin öncülüğünü, tavrını önemseyen bir toplumsal dokumuz var. Ama buna hitap etmeye ve halkların onurlu barışından yana yönlendirmeye girişen çok az insan var. Türkiye kendi gerçek kimliğini bulmak zorunda. Sanatçısı, aydını, demokratı, devrimcisi, feministi ile toplumsal acıları ve mutlulukları hissetmeden ve dillendiremeden bu gerçekleşemeyecek. Kürdistan’da yükselen direniş çığlığı duyulmadan, ona bir ses katmadan; Kürdistan’da dökülen kana bakılmadan, onu durdurmak için ayağa kalkmadan bu olmayacak. Faşizme karşı direnen iradeyle birleşmek, Türkiye halklarına, öncülerine ve sanatçılarına yaşadıkları coğrafyanın tarihi direnişlerine layık gerçek kimliklerini kazandıracak.