
Öylesine içten, öylesine heyecan dolu ki, ilk defa kutlamaya gittiğim Newroz’da karşılaştığım coşkulu Kürt kadınlar düşüyor hatırıma.
Birlikte geçirdiğimiz her anı kaydetmiş belleğine. Her ayrıntıyı anlatıp duruyor. Hafızasına şaşmamak elde değil.
O sadece Nihat’ın, Mehmet’in değil, 90’lardaki bütün Çukurova gençliğinin annesi; bizim annemiz… Emniyet koridorlarında yankılanan sesi kulaklarımda: “Onlar benim çocuklarım! Bırakın, onlar daha çocuk! İmzamı atayım, bütün sorumluluk benim. Bırakın onları!”
Direngenliği sonucu elde ettiği kazanımları bir bir anlatınca içten içe böbürleniyor haklı olarak. ‘Ben gittim, kızlarımı polislerin elinden alıp, getirdim eve. Güzel de bir banyo yaptırdım.”
Özgürlük için mücadeleye gidip de dönemeyenleri, geride kalanları, mücadeleyi yarıda bırakanları bir bir anlatıyor Fehime Ana. Arkadaşlarını yarı yolda bırakanlara epey içerlenmiş. Onunla geçmişe gidiyorum.
Yolun açık olsun oğlum!
20 yılda çok şey değişmiş Fehime Ana’nın hayatında. Büyük altüst oluşları yaşamış. Ama heyecanından, inancından zerre eksilmemiş. Aksine yıllar onu vurdukça daha da bilenmiş. Yaşamının öncesini ve sonrasını, onu ziyaretim esnasında öğreniyorum.
Riha'nın Pirsus İlçesi'nden olan Fehime Ana’nın mücadele öyküsü 80’ler öncesinden başlıyor. Henüz 17 yaşındayken evlendiği eşi, bir örgütle ilişki içindedir. Kendi topraklarında sade bir yaşam sürdürürken, 1987’den sonra işleri gereği İskenderun’a; oradan da Adana'ya taşınırlar. Üniversite'de okuyan büyük çocukları Nihat’ın Kürt Özgürlük Mücadelesi'ne olan ilgisi, zamanla ev halkını da mücadeleye yöneltir. Nihat’ın haneden ilk örgütleyebildiği kişi; Fehime Ana’dır. Fehime Ana Nihat’ın yıllarını tükettiği okulda bir doktor olarak çıkacağını, bu yılları halkına hizmet için seferber edeceğini gün gibi bilir. Günü geldiğinde Nihat, ailesine dolaylı olarak mücadeleye katılma isteminden söz edince, şu cevabı alır: “Elinden ne geliyorsa yap oğlum. İster dağa çık, ister burada çalış. Yolun açık olsun”. Eşinin, “Deli misin, nasıl böyle konuşabiliyorsun? Ya şehit olursa?..” tepkisine vereceği cevabı hazırdır: “Şehit de olsun. Kurban keserim. Oğlumun diğer çocuklardan ne eksiği, ne fazlası var?”
Tek silahı direngenlik
Artık bir doktor olan Nihat mücadeleye katıldıktan sonra, Fehime Ana oğlunun ve diğer çocuklarının yükünü bir nebze de olsa hafifletmek için daha fazla didinip durur. Buna mukabil polisin aile üzerinde baskısı daha da artar. Fehime Ana bu süreci; “Nihat gitti, biz perişan olduk. Fakir düştük. Düşman evimizi bastı, talan etti. Diğer oğlum Mehmet’i arıyorlardı, yakaladılar onu. Arabaya bindireceklerdi, öldüreceklerdi. Ben peşlerinden koştum. Baktılar benden kurtuluşları yok, beni de arabaya alıp götürdüler ormana. Ormanda ikimizi de dışarı çıkardılar. Ama beni kandırıp, orada bıraktılar, Mehmet’i ise apar topar arabayla uzaklaştırdılar” diye anlatıyor. Fehime Ana, bu kez de ‘direngen olursam oğlumu zalimlerin ellerinden alabilirim’ umudundadır. Oğlu Mehmet defalarca gözaltına alınıp, delil yetersizliğinden serbest bırakılır. Dile kolay, tam yedi yıl boyunca kaçak yaşar. Son olarak gözaltına alındığı davada bir süre cezaevi yattıktan sonra afla salıverilir. Ardı arkası kesilmeyen baskılardan dolayı, sonunda Avrupa’ya göç etmek zorunda kalır.
Sürgünde geçen yıllar
1996 yılında devlet baskısından kurtulabilmek umuduyla Antep’e taşınır Ekmez ailesi. Çok değil, bir yıl sonra ise yine aynı sebepten İstanbul’a taşınmayı çare olarak görürler. Bu süreçten sonra davayı daha çok sahiplenir, daha çok çalışır Fehime Ana. Ancak uğursuzluklar peşpeşe kapısını çalar; İstanbul’da da rahat bırakılmadıkları gibi 1996 yazında Dr. Nihat tutuklanmış, yoğun işkencelere tabi tutulmuştur. Bunun üzerine aile tekrar Pirsûs’a döner.
Kelepçeli ana ve oğul
1999 yılında da Fehime Ana, eşi Mahmut ve kızı Zuhal, örgüte yardım ettikleri iddiasıyla tutuklanırlar. Günler boyunca işkencelere, hakaretlere maruz kalmasına rağmen, emniyet güçlerine küçük bir sır dahi vermez Fehime Ana. Sonunda işkenceciler pes edip mahkemeye havale ederler. Mahkemede gün boyunca Ekmez ailesinin bireylerinin davası görülür. Mahkeme görevlileri “Nedir bu Ekmez ailesinden çektiğimiz?” diye adeta isyan ederler. Tesadüf bu ya, aynı gün oğulları Nihat’ın da son mahkemesidir. Nihat, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır. Fehime Ana’nın yüreğinde bir başka yer etmiş o gün. Elleri kelepçeli Fehime Ana, mahkeme kapısından çıkarken, oğlu da kelepçeli bir şekilde salona götürülmektedir. Fehime Ana bunun bir hayal olmadığını anlayınca, o an oğlunun boynuna atılmak ister, ancak askerler onu engeller. İzin ister oğluna sarılmak için, ancak buna da izin verilmez. Fehime Ana, bir şekilde temasta bulunmak için ellerini cebine sokup bir şeker çıkarmayı başarır ama oğluna vermesi engellenir. Askerlerin bu davranışı çok zoruna gider Fehime Ana'nın. “Nasıl bir vicdanınız var sizin? Anneniz yok mu sizin? Kendinizi bizim yerimize koyun” isyanları ise karşılık bulmaz.
‘İçimdeki yaraları bir görsen...’
Yıllardır müebbet hüküm giyen oğlu için cezaevi kapılarını mesken tutan Fehime Ana, her türden hakareti, aşağılanmayı, coplanmayı sineye çekmek durumunda kalır. Ancak yüreğine sadece kendi acılarını değil; başka annelerin acılı hikayelerini de sığdırmış olacak ki, onlardan bahsedince birden yüzü buruluveriyor. En çok da, içinde yaşadığı ülkenin vatandaşı dahi olamayan bir annenin, uzun yıllardır zindanda olan çocuğunu görebilmek umuduyla binbir zorlukla sınırları geçip, geceleri uyuyacak yeri bile olmamasına rağmen, onu göremeden cezaevi kapısından nasıl geri çevrildiğini anlatmaya başlayınca hıçkırıklara boğuluyor. Cümleleri yarım kalıyor. Teselli çabalarım sonuçsuz kalıyor. Sinesine vurarak; “Aha şuramı açsam, içimdeki yaraları bir görsen!..” diyor.
Çalmadık kapı bırakmamış
Yıllardır Barış Annesi olarak gerilla ve askerlerin ölmemesi için, kah canlı kalkan olarak dağlara yürümüş, kah barış nöbetlerinde yer almış. Tutuklanmak, joplanmak, hırpalanmak artık aşina olduğu kavramlar. Birkaç anısını anlatıyor; İstanbul Köprüsü’nü işgal eyleminde polislerin nasıl saldırdığını, canlı kalkan olarak gittikleri Qilaban’da (Uludere) arabalarının devrilmesini ve yaralanmasını, Amara yürüyüşlerini... Barış yolunda çalmadık kapı bırakmamış Fehime Ana.
‘Çocuklarımız başkalaşacak’ kaygısı
Ödediği bedeller için asla pişman olmadığını söyleyen Fehime Ana, artık barışın gelmesini istiyor: “Kızım, geçkin yaşa geldim. Yaptıklarımdan asla pişman değilim. Çok şükür, başımız dik; onur mücadelesi veriyoruz. Ama artık barış gelsin istiyorum. Zindandaki çocuklarımız serbest kalsın. Avrupa’ya sürgün gelen ailelerimiz geri dönsün. (Torunlarını işaret ederek) Görüyorsun bu sabileri. Bugün dillerini biliyorlar ama büyüdüklerinde unutacaklar. Unutmasalar bile kişilik olarak başkalaşacak, kendi kültürlerine yabancılaşacaklar’ deyip üzüntülerini dile getiriyor.
Ayrılma vakti geldiğinde bir dahaki görüşmeyi 20 yıl sonra değil de, çok yakın bir zamanda Kürdistan’da yapmayı dileyerek, ayrılıyoruz birbirimizden.
SOZDAR DERSİM