Direnişin edebiyatını yapmak insanlığın edebiyatı yapmaktır diyen Şilan Baki Edebiyat Okulu üyesi Medya Doz, dağ edebiyatının evrenselleştiğini, insanlığa mal olduğunu söyledi. Doz, “Halkımız kültürel soykırımdan geçiriliyor, gençlerimiz katlediliyor, analarımız polisler tarafından sokaklarda dövülüyor, insanlık adına yapılmaması gereken ne varsa hepsiyle karşı karşıya kaldık. Bunların hepsi insanda en gömülü ve gizli kalmış yanlarının açığa çıkması için yeterli şeylerdir. Dolayısıyla edebiyat bir yerden sonra çığlık atmaya ya da zılgıt çekmeye benziyor” dedi.  Uzun bir süredir edebiyat çalışmaları yürüten Medya Doz’la dağ edebiyatını, diğer bir deyişle direniş edebiyatını konuştuk.

 
Bir gerilla olarak edebiyatı nasıl tanımlıyorsunuz?

Edebiyat gerillanın yaşamından hiçbir zaman eksik olmadı. Gerillanın yaşadığı her şey sonradan edebi eserlere dönüştü. Fakat bu yaşananlar edebi eserlere dönüşsün diye yaşanmadı. Çünkü gerilla yaşamının ‘edep’ ile alakası vardır. Gerillanın edebiyatı dünyada var olan egemenlikli sistemin edepsizliğine karşı bir harekettir. Dolayısıyla gerillanın yürüttüğü mücadele edebi bir mücadeledir. Gerillanın mücadelesi aynı zamanda insan adına verilen bir edep mücadelesidir. Edebiyatı böyle algılıyorum. Çünkü edebiyat ahlaki ve politik toplumun dilidir. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi gerilla için bir vicdan meselesidir, vicdan da zaten edeple alakalı bir şeydir. İnsan politik ve toplumsal değerlere sahipse, o zaman edepli de olur. O açıdan gerillanın mücadelesi edebi bir mücadeledir.
Sadece yazımsal alanı edebi bir çalışma alanı olarak ele almıyorum. Gerilla zaten mücadelesinin başından beri edebi bir çalışma yürüttü ve bunu yazımsal bir ifadeye kavuşturdu. Gerilla her zaman günlük tutma, anılarını kaleme alma, yaşadıklarını türküleştirme ve bu yaşananları toplumla paylaşmayı bildi. Edebiyat aslında sözün değeridir. Gerilla da sözün değerini bildi. Bu açıdan gerillanın edebiyatla ilişkisi ciddi boyutlarda. Gerillanın yaşadığı savaş koşulları zor olsa da romantizmden hiçbir zaman kopmadı. Bu açıdan bir dağın duruşu, bir suyun akışı gerillanın gözünde birer ifadeye kavuştu. Gerilla dağ ve coğrafya ile iç içe olduğu için doğaya bir ifade buldu. Edebiyat onun için de sözün değeridir. Sözü estetik değere kavuşturmadır. Gerilla da bunu her zaman yaptı. Çünkü doğa da gerillaya yardımcı oldu. İnsanla doğanın ilişkisi yalansız, dolambaçsızdır. İnsanla doğanın ilişkisi böyle bir mecrada olduğu zaman, ortaya laf salatası çıkmaz. Çünkü edebiyat laf salatası değildir. Gerillanın hakikat algısı zaten buna izin vermez.

Gerilla edebiyatı kaynağını nereden alıyor?

 Gerillanın yaşadığı her gün aslında bir roman konusudur. İstenilen düzeyde gerillanın edebiyatını yapabilseydik belki de harikalar yaratırdık. Fakat var olan savaş gerçekliği gerillaya bu koşulu tanımıyor. Bir gerilla yüzlerce çatışma görür, birçok ölüme tanıklık eder. Ölümün gerçek anlamını görür. Onun için de yaşamın gerçek değerini hisseder. Batılı ya da farklı toplumsal kesimden olan bazı yazarlar roman yazar. Ulusal bir imgeyi ya da savaşı, soykırımı anlatan romanlar yazılır. Bunları okuduğumuzda yaşamayanın dilinin farklı olduğunu hissederiz. Yaşayanın dili ise bambaşka bir gerçeklik ifade eder.
 Toplumsal olarak bir altüst oluş yaşadık. Bu da zaten edebiyatın alt yapısıdır. Çünkü edebiyat sadece durgun bir göl değildir. Akışkan ve hırçın bir dereye benzer. Toplumsal altüst oluşlar edebiyatın mayasını oluşturur. Dolayısıyla edebiyat yaparak sosyolojik ve toplumsal sorunları daha iyi çözümleyebiliriz. 
Edebiyat, hakikatin ifadeye kavuşması, ifadenin de estetik bir bakış açısıyla yaşamı ele alınmasını ve yorumlanmasını ifade ediyor. Yani hakikate bağlı kalma şartıyla, yaşam ifadelendirilebilir. Gerillada da bu imkânlar çok fazla. Halkımız kültürel soykırımdan geçiriliyor, gençlerimiz katledildi, analarımız polisler tarafından sokaklarda dövüldü, insanlık adına yapılmaması gereken ne varsa, hepsiyle karşı karşıya kaldık. Bunların tümü insanda en gizli kalmış yanların açığa çıkması için yeterli. Dolayısıyla edebiyat bir yerden sonra çığlık atma ya da zılgıt çekmeye benziyor. İnsanlık adına yapılmaması gerekenler insanlara yapıldığında insanda öfke ya da kin birikir. Bu duygular ya insanı iradesizleştirir, söz değerini yitirir ya da tam tersi olur. Söz ifadeye kavuşturulmaya çalışılır. Bunun için de direniş gerekir. İşte gerilla da bu direnişin sembolüdür.

Gerilla edebiyatsız yapabilir mi?

Edebiyat ve gerilla birbirinden ayrılmaması gereken bir gerçekliktir. Biri diğerinden ayrı ele alınırsa sakat bir yaklaşım ortaya çıkar. Bir insan niye gerilla olur, neden dağa çıkar? Bu soruları ifadeye kavuşturmak dağ edebiyatının işidir. Gerillada da bu imkanlar epey oldukça var. Çünkü yaşanmışlıklar çok fazla. Her şeyin sahici ifadesi var gerilla yaşamında. Ölümün en çıplak hali, yaşamın her saniyesinin ne kadar değerli olduğunu görmek mümkün. Mücadele gerçekliğinin zorluğu, başarısı en zirvede yaşanıyor.  
Gerillada yaşam durağan olmadığı için edebiyat zeminin gelişmesi olağandır. Dağda edebiyat konuları hiçbir zaman bitmez. Bir gerillayı edebiyatsız düşünemiyorum.

Gerillanın edebiyatı ne zaman somut bir ürüne dönüştü? Bu hangi döneme denk geliyor?

Gerillada her zaman bir arayış vardı. Günlükler ve anılar kaleme alındı. Tiyatrolar yapıldı. Şarkılar söylendi. Bunların hepsi sanatsal ve edebi ürünlerdir. Kendi aramızda yaptığımız küçük etkinlikler bile sanatsal anlamda eserler yarattı. Yine dağda rekor kıracak düzeyde şiirler yazıldı. İstisnasız her gerillanın defterinde şiir vardır. Dağlar ve buradaki yaşam insana şiir yazdırır. Gelişmeler, hızlılık ve o yoğun enerji insanın içindeki duyguları açığa çıkarır.
İlk olarak Önderliğimizin “Edebiyat okulları kurulmalıdır” sözü üzerine böyle bir çalışma başlatıldı. Nitelikli 40 kişilik bir grup toplandı. Bunların çoğu birikimli ve yoğun savaş alanlarından gelen arkadaşlardı. Kalemi güçlü olan arkadaşlardı. Önderliğimiz “İdeolojimiz dünyanın dört bir yanına tanıtılmalı, İsa’nın havarileri gibi kadrolar olmalı” diyerek edebiyat okuluna ciddi görev ve sorumluluk yükledi. Okulun alt komisyon çalışmaları oldu. Dil, tarih, sosyoloji, kuantum vb. araştırma komisyonları kuruldu.
Sarya Baran Edebiyat Okulu olarak örgütlendik. Savaşın yeniden şiddetlendiği dönemde okulumuz öğrencileri bu süreçte de yer aldı. Şehitler verdik. Savaş cephesine giden ve bir daha dönmeyen arkadaşlarımız oldu. Biz de savaş gerçekliğinin ortasında kaldık. Dolayısıyla edebiyat okulumuz dağılmak zorunda kaldı. Koşullar biraz normale dönünce o arkadaşların çoğu tekrar toplandı. Ardından branşlaşmalar gelişti. Şiir, biyografi, anı, deneme, araştırma inceleme dalları oluşturuldu. Gerilla anıları, şiirleri toplandı ve bunlar başta dağ olmak üzere birçok yerde yayımlandı. Yine şehit düşen arkadaşların biyografileri ele alındı. Zerdüştlük, felsefe üzerine araştırma ve inceleme çalışmaları yapıldı. Bu çalışmaların hepsi gerillanın edebi ürünlerini oluşturdu. Bunlar toplumda da ciddi değişimler yarattı. Dışarıdan şair ve yazarların görüşlerini de alıyorduk. Hem Kürtçe hem de Türkçe gramerlerinin bu kadar düzgün olması ve bu kadar ürünün açığa çıkması onları da şaşırtıyordu. Savaştan dolayı gerillanın bu alanlarda üretim yapamayacağı algısı vardı. Fakat stratejik değişim ve dönüşümden sonra bu algı değişti. O zaman öyle olması belki biraz da zorunluluktu.
2000 yılı hazırlık süreci olurken, 2001-2002 de üretim sürecine geçildi. Bazen bu çalışmalara ara da verildi. Fakat bu çalışmaları aralıksız sürdüren arkadaşlar da vardı. Sonuç olarak bu çalışmalarımız kurumsallaşmayı yarattı.

Peki bunların sonuçları nasıl yansıdı?

Bu çalışmalarımız Kürdistan’ın dört bir yanına ulaştı. Bunlar toplumu biraz canlandırdı. Zaten edebiyatın da böyle bir rolü var. Edebiyat, toplumu uyandıran bir kamçı gibidir. Uzun vadeli ve aynı zamanda etkili bir çalışma. Emek isteyen fakat sonuç olarak da değer yaratan bir iştir.
Dağdaki edebiyat biraz da gerillanın hafızasıdır. Var olan değerleri bir yere toplama ve bunun ürününü vermek de bir edebiyat çalışması. Önderliğimizin de yaratmak istediği gerçeklik buydu.

Dağ edebiyatı, var olan diğer edebi çalışmaları nasıl değerlendiriyor? Pablo Neruda şiirleriyle Güney Amerikan devrimini, Gorki “Ana”sıyla Rus devrimini dünyaya tanıttırdı. Siz ne yapacaksınız?

Direnişin edebiyatını yapmak insanlığın edebiyatını yapmak gibidir. Çünkü insanlık kapitalist sisteme karşı hep direniş halinde oldu. İnsanın ilk konuşmasını, ilk çığlıklarını insanlığın ilk edebiyatı olarak değerlendirebiliriz. Güneşin doğuşuna bir çığlıkla karşılık vermek, bütün insanlığın heyecanını içerir. O zaman o heyecan insanın türküsüdür. Ya da insanın ateşi, onun sıcaklığını keşfetmesi ve buna refleks göstermesi edebi bir yaklaşımdır. Eğer duygunun ifadeye kavuşması çığlıksa, bu çığlık da edebiyattır. Bu açıdan bizim de direnişimizi edebiyat yoluyla açığa çıkarma gibi bir sorumluluğumuz var. Ve bunu insan adına, insanlık adına yapma sorumluluğumuz var. Çünkü PKK hareketi insanlık adına yola çıkmış bir harekettir. Dolayısıyla direniş de bu gerçekliğin en büyük çaresidir. İnsanlık direnişle bugünlere geldi. Bu kültürel, ahlaki, edebi bir direniş de olabilir. Önemli olan haktan ve halktan, yani hakikatten yana olması. Edebiyatta ancak bunun bir sonucu olarak ifade kazanabilir.
Direnmek dert yanmak, ağlamak değildir. Direnmek, çare aramaktır. Çare de sosyolojik çözümlemeler yapıp, topluma ve edebiyat dalına aktarmaktır. Toplumsal gerçekliği olmayan bir şeyin edebiyatı yapılamaz. Köksüz bir edebiyat olamaz. Eğer toplumsallık adına bir değer taşırsa, o zaman gerçek anlamda edebiyat olur. Bireysel bir edebiyat nasıl bir değer ifade edecek? Neye hizmet edecek? Bunlar iyi bilinmelidir. Edebiyat bireyin düşünsel sıçramasının vardığı bir sonuçtur ama edebiyat bireyci değildir.
Yine sadece acıları bir araya getirerek de edebiyat yapılamaz. Bu teslimiyet dilidir. Direniş edebiyata ruh katar. Direniş edebiyatı isyan çağrısıdır aynı zamanda. Kahramanlarımızı unutmadığımızı, onların var olduğunu, yaşamımızın bir parçası haline geldiğini direniş edebiyatıyla ifade edeceğiz. Bizler direndiğimiz için ölüyor, öldürülüyoruz. Ölülerimizi toprağa gömüp unutmuyoruz. Çünkü direnişte unutmak da ihanettir. Kendi kahramanlarımızı unutmamak, onların direnişlerini ifadeye kavuşturmak ölülerimizi yaşatmak anlamına geliyor.  Bunu yapmazsak yok olmayla karşı karşıya geliriz.
Diğer devrimler de kendi kahramanlarını unutmayarak, devrimlerini dünyaya tanıttılar. Rus devrimi kahramanlarıyla öne çıktı. Anarşist hareketlerin de sistem karşıtlıklarıyla öne çıkan kahramanları oldu. Che bir halk kahramanıdır. Kahramanlarımızın edebiyatını yapmak, direnişin edebiyatını yapmaktır. Devrimciler halkı ifade ettikleri için hakikati yansıtırlar.

Yaptığınız edebiyatı direniş edebiyatı olarak tanımladınız. Peki direniş edebiyatıyla sistem edebiyatı arasındaki fark nedir?

Sistemin elinde çok ciddi imkânlar var. Fakat sistemin yaptığı edebiyatı edebiyat olarak algılamıyorum. Kapitalist sistem insanlıktan çalıp çırptıklarını tekrar satmak istiyor. Bilindiği gibi hırsızlık edepsizliktir. Kapitalizmin de yaptığı budur. Bu açıdan kapitalizm hiçbir zaman edebiyat yapmadı. Tam tersine düşünceleri çarpıttı. İnsanların savaşta bacakları koptu umursanmadı, ama edebiyat adına bir kadının bacağına yüzlerce sayfa yazabildi. Kandil’de Roboskî’de çocukların bacakları parçalandı, havalara uçuruldu. Bunu bırakın eleştirmeyi, görmek bile istemediler.  
Kapitalizmin fiziksel temaları var. İmgeler, betimlemeler şekilseldir. Bu da algıda bir kirlilik yaratıyor. Hakikati direkt pencereden görmek, kapitalizmin yarattığı sis perdesini kaldırmak gerekir. Kapitalizmin edebiyatı insanların zihinlerinde parçalı bir bakış açısı yaratıyor. Net bir bakış açısı yok. Hangisine kayarsan kay, tekrar ona dahil oluyorsun. Bu kapitalizmin bir tuzağıdır. Edebiyatın insanlık adına bir tuzak olarak kullanılması korkunç bir durum. Seksi şahlandırmak, sanatı, edebiyatı araçsallaştırmak toplumda dehşet yaratıyor. İnsanlar kendi değerlerine yabancılaştırılıyor. Sistem edebiyatının köksüz bırakarak unutturmayı hedefliyor. Oysa ki edebiyat tarihe dayanmadan yapılamaz. Her eserin bir tarihi vardır. Her edebi eserin tarihi bir bakış açsısı vardır. Ama kapitalizm bunu baltalıyor. Saldırdığı temel alan da insanlığın temel algısıdır.
Edebiyatın ikinci bir ayağı da sosyalitedir. Toplumsallığın sosyal yapısını araştırır. Bir aileyi yazıyorsan onun sosyal gerçekliğini ve sosyolojisini yazmalısın. Oysaki kapitalizmin sosyoloji adına yaptığı bütün çalışmalar bireycilliğe çıkıyor ve bu bireycilik toplum kırımını yaratıyor. Edebiyat felsefeye dayalı yapılmak zorunda. Ama sistem insanlarda sorgulama zemini bırakmıyor. Dolayısıyla sorgulamanın olmadığı bir yerde felsefe olamaz. Oysaki sistemde bu yok. Soru sormayan, uyuşturulmuş bir insan toplumu yaratılıyor.
Maraş katliamının üzerinden uzun bir zaman geçmedi. Ama bugünkü gençler ‘’Geçmişe fazla takılmamak lazım, bugünü yaşayalım’’ diyebiliyorlar. Ama geçmiş sorgulanmadan kardeşlik edebiyatı yapılamaz. Geçmişin tarihsel sorgulaması yapılmadan, çözümlenmeden hakikate ulaşılamaz. Kapitalizmin de yaptığı bu. Parçalı bir gerçeklik yaratılıyor. Toplumun ahlaki değerleri ifade edilmeden edebiyat yapılamaz. Sistem ahlak adına bir şey bırakmıyor. İnternet üzerinden bütün dünyaya açıldığını sanan, oysa odasının sınırları dışına dahi çıkmayan bir nesil yetişiyor. Sistem sözün anlamını yitirdiği bir edebiyat yaratmak istiyor.

Kapitalist sistemin bu gerçekliği karşısında bir kadın olarak edebiyat çalışmaları yapmak nasıl bir anlam ifade ediyor? Dağ kadınının edebiyatı nasıl olacak?

Edebiyat aslında kadın ruhuna ve bakış açısına daha yakın. Kadının kendisini ifade edebilecek bir dal olduğuna inanıyorum. Zira esnek bir daldır. Bireysel yeteneklerin ve bireysel fikirlerin toplumsallaşacağı bir alandır. Bu açıdan edebiyatın kadın eliyle kurumsallaşmasına ihtiyaç var.  Dağda uzun bir zamandır edebiyat kurumsallaşması var. Edebiyat adına kavramsallaştırdığımız bir algımız da var. Ama bunu kadının kalemiyle, diliyle yapmasının bambaşka bir anlamı var. Edebiyat çalışmasının kadının ruhuyla kurumsallaşması ve kavramlarının o incelikte gelişmesi gerektiğine inanıyorum. Dünyada birçok kadın edebiyatçı var ama doğru dürüst isimleri yok. Belki binlerce kadın şair var.  Kürtlerin de şarkılarında, deyişlerde, dengbêjlerde ve ağıtlarda kadının dili hakimdir. Kadının hafızasından edebiyat hiçbir zaman silinmedi. Kadınlar sözlerine mutlaka duygu, estetik değer katar. İnsanlık adına da en çok bunu yapan kadındır. Kendim için yapayım, nam yapmak için yapayım demiyor. Kadında toplumsal algı daha gelişkin olduğu için edebiyatı daha iyi yapar. Yine kadın ve estetik arasında da çok sıkı bir bağ var. Dağda da bu böyle oldu. Bu işle en çok kadın arkadaşlarımız uğraştı ve ilk oluşumda yer aldı. Bu çalışmayı kurumsal bir çerçeveye oturtmak için ciddi çaba sergilediler.
Dağda birçok kadın arkadaşın kitabı çıktı. Bu da mutluluk verici. En eski arkadaşlarımız artık kendi anılarını kaleme alıyor. Bunun arayışları içerisine giriyor. Aslında bu arayış da kendini ifadeye kavuşturmanın sonucu olarak ortaya çıkıyor. Edebiyat bunun yolunu açtı ve kadın arkadaşlar da buna kayıtsız kalmadı. Onlarca eser ortaya çıktı.  
Edebiyat çalışmaları istenilen düzeye gelmiş değil. Eğer Önderliğimizin istediği şekilde edebiyat yapabilseydik belki de daha da evrenselleşebilirdik. Ya da kendi içimizdeki evrenselliği dünyaya taşırabilirdik. Gerillanın edebi potansiyeli açığa çıkarsa, bunun evrensel bir gerçekliği de açığa çıkarabileceğine inanıyorum. Çünkü insanlık adına tüm insanlığı ilgilendiren bir mücadele gerçekliği var.
Her dağlı kadının yaşamı roman niteliğindedir. Her günü roman gibidir. Çünkü kadının algısı edebidir. Fakat şimdiye kadar yapılanlarla yetinilmemeli. Halen kadın gerillalardaki edebi potansiyelin açığa çıktığına inanmıyorum. Zira bizim potansiyelimiz bunun çok üstündedir. Yüzlerce arkadaşımız şehit düştü. Sonradan günlüklerine baktığımızda çok değerli ürünlerin olduğunu görüyoruz. Birçok arkadaşımızın bu derece yazabildiğini bilmiyorduk.  Gerilla olmak göçebe olmak anlamına geliyor. Savaş, hareketlik anlamına geliyor. Dolayısıyla savaşta ne olacağı bilinmiyor. Heval Halil’in Heval Mizgin’in şahadeti karşısında çok zorlandık. Bizim sanatsal değerlerimizi, sanatımızın sesi, ruhunu ifade ediyorlar. Bu arkadaşlarımızın isimleri biliniyor ama isimleri bilinmeyen binlerce sanatçı arkadaşımız var. 

Gerillanın onlarca şiir kitabının yayımlandığını belirttiniz. Şiir neden bu kadar yaygın gerillada,  şiirle gerilla arasında nasıl bir bağ var?

Gerillada anılar da yazılır fakat en çok şiir tercih edilir. Şiir, gerillanın vazgeçilmezlerindendir. Aslında her gerilla biraz da şairdir. Israrla anlamlı yaşamak isteyen, bunun mücadelesini verendir gerilla. Şiir, çarpıcı duyguların ifadesini ortaya koyan bir edebi daldır. Şiir eski ozanların dili ve gerillanın da dilidir. Gerillada duygular çok keskin, derin ve dinamik. Şiirin yapısında da zaten bu var. Şiiri eski toplumların da destan dili. “Şiir yaşamla bağlantılıdır, yaşamın matematiğidir” ifadeleri Önderliğimize ait. Bu sözler gerilla toplumsallığını ifade eden sözlerdir. Her gün ölümle burun buruna olan bir birey yaşamın anlamını da derinden hisseder. Dayatılan soykırımın dehşeti hissedilebilirse, var olmanın coşkusu da yaşanabilir. Dolayısıyla gerillanın dili şiirsel olur. Zira şiir yaşamın kendisidir.

Savaşın insanları duygusuzlaştırdığı bilinir. Bunun en bariz örneğini  filmlerde ifade edilen asker psikolojilerinde de görebiliyoruz. Siz gerillanın duygu yüklü olduğunu belirttiniz, gerilla yaşamına bu duygu ve anlamı katan olgu nedir?

Bizler sistemden koptuğumuz için para nedir bilmeyiz. Toplumda yaşanana birçok şeyden uzağız. Mülk olmayı, edinmeyi aşan bir yaşam tarzına sahibiz. Bir kadın olarak kimsenin mülkü değilim. Herhangi bir erkeğin karısı olsaydım özgürlükten uzak olurdum. Parayla ilgilenseydim daha hesapçı olurdum. Mülk olmak, hesap yapmak maneviyattan uzak olmak anlamına gelir. Öznel olandan koptuğun zaman nesnelleşirsin. Bu da insanın yaşamını felç etmeye yeter.
Gerilla da bu yaşam bunun tam tersidir. Bizler savaşı sevdiğimiz için savaşmıyoruz. Toplumsallığımızı korumak için direnmek zorundayız. Buna da mecburuz.
Sistemde öğretmensen öğretmenliğini yaparsın, başka bir şey yapma ihtiyacı duyulmaz. Çünkü algı budur. Gerillanın ise hayat algısı bu değildir. Gerillanın evrensel bir algısı var. Evrene anlam vererek yaşamını ideme eden bir topluluğuz. Dağlar insana özgür yaşam alanları yaratıyor. Bu da anlamın zirvesidir. Anlamın ve mananın olduğu yerde insan ruhu da kendisini ifade eder. 


Gerillaya bu kadar güzel duyguyu yaşatan, şiiri yazdıran nedir? 
Bir futbolcu için Kürdistan’da, Endonezya’da ya da dünyanın herhangi bir yerinde ne oluyor, orada insanların durumu belki çok önemli olmayabilir. Ama devrimci, edebiyatçı ve şair bir kadın için bunun bambaşka bir anlamı var. Dünyanın neresinde olursa olsun gözyaşı döken bir kadın bizim için hayatın resmidir. Biz bu kadının yüzüne bakarak insanlığı algılayabiliriz. Sistemde böyle bir ruh bulunamaz. Dolayısıyla gerilla olmak gurur verici, özellikle kadın gerilla olmak daha da onur verici bir durum bizler için. Bunun edebiyatını, şiirini, türküsünü ve destanını ortaya çıkarmak da bu gururumuzu pekiştiriyor. Bu da dağda, gerilla yaşamıyla mümkün. Bir zamanlar ‘’Dağda edebiyat olmaz’’ dediğimiz bir dönem de yaşadık. Halil Dağ gibi çok sayıda arkadaşımız ortaya çıkardıkları eşsiz ürünlerle bu anlayışı yıktı. Şu an bu algının ne kadar sakat olduğunu ifade ediyoruz. Aksine dağ edebiyatın merkezi, yuvasıdır. Edebiyat dağda anlamına kavuşuyor. Dağ yaşamı kapitalist sistemden uzak olduğu için insana, topluma daha yakın unsurlar taşıyor. Sistemi her yönüyle yaşayıp, sistem dışı edebiyat yaptığını belirtenlere inanmıyorum. Sistem toplumun derinliğine işliyor. İnsanlık ancak sistemin dışına çıkarak, sistem karşıtlığı edebiyat yaparak temizlenebilir. ‘’Bir parça da sistemden olsun’’ anlayışı ile de edebiyat yapılamaz. Direniş edebiyatı bir bütünen sistem karşıtı edebiyattır, bu konuda çizgisi nettir. Dağ edebiyatı bu nedenle durudur, derindir, akışkandır. İşte gerillaya bu güzel duyguları yaşatan ve şiir yazdıran özgür yaşamın kendisidir.

Son olarak edebiyatla ilgilenenlere söylemek istendiğiniz bir şey var mı?

Şimdiki gençlerin büyük bir bölümünün edebiyata ilgi duymasını önemsiyorum. Fakat bunu sistemin etkisi altına girmeden yapmak oldukça önemli. Gençlerimizin insanı anlamsızlaştıran, soyutlayan edebiyattan kendilerini korumaları önemli. Edebiyat hakikat arayışında olmalı.  Kürt kadını işkence, tecavüz, göç, cezaevi ve buna benzer yüzlerce olay yaşadı, yaşıyor. Onun için de her kadının edebi çıkışlar yapması gerektiğine inanıyorum. Yaşadığı bir tecavüz olayını utanmadan sisteme direnerek yazabilmelidir.  Yine annemizden, ninemizden duyduğumuz binlerce öykü var. Bunlar sözlü anlatım olarak günümüze kadar geldi. Bu değerli anlatımların kaybolmaması için yazıya dökülmesi şart. Gençlerimiz geç olmadan bu işe el atmalı.
Sistemin dayattığı yüzeysel, sanal duygulardan umutlanmamak lazım. Kadınlar gerçek dünyaya adım atmalı. Bunu da yazarak başarabilirler. Yazmak da direnmenin diğer bir boyutu. Bağımsız yazarlar var. Bir olayı yazıyor, gerçeği dile getirdiği için yargılanabiliyor.
Bundan da çekinmemek gerekir. Edebiyat yapmak bir direnişse, buna da katlanmayı bilmek gerekir. Dolayısıyla direnişin edebiyatını yapmak cesaret gerektirir. Özellikle yaşanan işkencelerin, göçlerin, acıların, tecavüzlerin kaleme alınması gerekir. Bunun için çok okumuş olmak da gerekmiyor. Eli kalem tutan, alfabeyi bilen her insan bu konuda adım atabilir.
Kürt toplumunun kadın tarafından hafızasını oluşturmak çok önemli. Pısırık, iradesi kırılmış, gururu kırılmış, onuru zedelenmiş bir nesil yaratmaya çalışıyorlar. Bu açıdan kadınların sistem karşıtı bir direniş içerisine girmesi gerekir. Bu teşvik edilmeli. Zindandaki arkadaşlarımızın çoğu yazıyor. Bu mutluluk verici.
Edebiyatı sevmek, insanlığın toplumsal akışını sevmek anlamına geldiğine inanıyorum. Edebiyatta böyle olduğu için anlamlıdır. Sistemin dört yüz yıllık anlayışına dayalı edebiyat, edebiyat değildir. Bu açıdan tarihi tanımak için arayışlar içerisine girmek gerekir. Herkes edebiyat yapsın demiyorum ama herkesin bir edebi arayışı olmalı. Eğer bu da birikime, hafızaya kavuşturulursa kuramsal bir çalışma ortaya çıkabilir. Kürt toplumunun buna duyarlı yaklaşması hayati değerde. Edebiyat arayışı özgürlük arayışıyla bütünleştirilmeli. Özgürlük arayışı olan bir insan sözüne anlam verir, söylenmiş sözlere değer biçer. Aramızda olmayan kahramanlara borçlu olduğumuzu unutmamalıyız.  Yaşadıklarımız edebiyata güçlü bir zemin hazırlıyor. Bu eserlerin birçoğu halen yazılmayı bekliyor. Yaşadıklarımıza, geçmişimize saygılı olmak zorundayız. Bunları kuramsal bir çerçeveye kavuşturma gibi bir sorumluluğumuz var. Özellikle de Kürt gençleri ve kadınları bu sorumluluğu omuzlamalı. Nerede olursa olsun, herkesin bu duyarlılığı göstermesi gerekiyor. 

 NUJİYAN ERHAN-NEWROZ DİJWAR ANF-BEHDİNAN