Merak edip dururuz çoğumuz, savaşın değirmenlerinde öğütülüp, ölümün her türlüsüne tanık olan toplumlar nasıl yaşıyor diye ama yaşıyorlar işte... Hem de her şeyin en gerçek haliyle… Ölümün eşiğinde insanın elinden tutup kaldıran güç nedir diye soruyoruz ve görüyoruz ki, en çok acıyla iç içe olan toplumlar dans etmeyi, halay çekmeyi, zılgıt çalmayı, şarkı söylemeyi başarabiliyor. Hem de özüne en uygun şekilde, estetik kazanmış duygu ve düşlerle… Acıyla sınanmış, gerçeğin tüm kıyılarını dolaşmış, toplumların ozanları şarkı söylerken, yürekleri evrenin kalbi gibi çarpıyor. Ezilmiş halklardan herhangi bir ana zılgıt çalmaya dursun bütün insanlık çığlık oluveriyor. Bu gerçeği en iyi şekilde ifade edenler ise zenciler, kızıl derililer ve Kürtlerdir. Kuşkusuz ten rengimiz ve derimiz değil bize zılgıtlar çaldıran, ateşler etrafında deli divaneler gibi döndürüp duran… Ama derimizden, kültürlerimizden dolayı bize çektirilen acılar bize çok halay çektirdi yoksa nasıl yenebilirdik bunca amansız acıyı… Söze gelmeyince yaşananlar, dile gelmeyince hüzünler, ruh bir kedi yavrusu gibi ya sessiz bir varoş mahalleye sığınır ya da kendini şehirde hiçbir zamanın konmadığı bir gecekonduna atar. Bu sebepten olsa gerek hep bir ifade biçimi arar dururuz, en duyulmaz çığlığı bir güneş dansında, bir ateş dansında bırakıveririz doğanın koynuna, köye dönüşlerin tartışıldığı, savaş yaralarının sarılmasından bahsedildiği bu günlerde sanat nasıl bir yer almalı, toplumun belleğini nasıl sağaltmalı diye sorası geliyor insanın. Hem acısını unutmadan hem de anlamsızlaştırmadan nasıl yaşayabilir insan. Her şeyden önce birbirini bütünleyen anlayış kazanılmadan hiçbir varlık yaşam bulamaz zira birleştirici duygu ve düşünceler iyileştirici olandır.

Gün geçtikçe daha iyi anlıyoruz ki sanat sadece insanın ruhuna hoşluk duygusu vermiyor, ruhtaki boşlukları dolduruyor. Sanat, savaştan, kırımlardan, katliamlardan arta kalan yaraları da sarıyor. Bir tek insan yavrusunun eylemlerin de belirginleşen ve en çok sanatta ifade bulan estetik duygusu bir iyileştirme eğilimi taşıyor. Gerçek sanata dair düşler hep toplu ibadeti çağrıştırıyor, parçalanmayı esefle karşılıyor. Bütünlüğü parçalanan her neyse artık zor birleşiyor çünkü…
Birleştiren ve iyileştiren bir tılsımdır sanat… Kök hücrelerden, kök kültürden gelen bir ezgi bizi en derin uykulardan bile uyandırabiliyorsa hala yaşıyoruz demektir. Ninelerimizin teşileri hala saatin yelkovanı gibi zihinlerimizde tik tak tik tak sesleri çıkarıp hafızalarımızın zaman aşımına uğratılmasına izin vermiyorsa bozulma yaşamamış bir özümüz hala var demektir. Ve bu bizim en büyük direnme sebebimizdir. Ya da yaşama sebebimiz diyelim şuna… Zira bu çağın kapitalist vampirleri karşısında kültürel toplumların yaşama biçimi direniştir. Tıpkı Kürtler gibi ve azınlık dedikleri bazı halklar gibi, kim azalttı acaba onları, hangi politikalarla, hangi kültürel soykırımlar azalttı insanlığın vicdanını, yaşanmış katliamların çokluğunu azımsayan ve neden azaldılar sorusunu ısrarla saklayan kapitalistlerin yalan yuvası olan bir çağda yaşıyoruz. Ve kültürsüz kapitalizmin bombardımanı altında kültürel toplum olarak yaşamaya devam ediyoruz. Yine tarihsiz yeni yetme bir sistemin ceberutluğuna inat tarihsel toplum olarak yaşıyoruz. Pekiyi sadece yaşamak yeterli mi? Elbette hayır! Anlamca doygun olmayan, sanatsal değeri olmayan ve kök kültürle bağlantısı olmayan bir yaşamın nasıl bir değeri ya da anlamı olabilir. En önemlisi de kültürel ve toplumsal bir hafızamız olmasaydı yaşayabilir miydik? Bu soruların cevabı külliyen negatif ama bizler bu soruların cevabını doğru çözümlemezsek, gereklilikleri bilince çıkaramazsak zaten pozitif yaşayamayız. Birde güzel yaşamak için iyi eylem sahibi olmak gerek, ister bu eylemlere pozitif görevler diyelim ister vicdani sorumluluklar, ister kültürel direniş diyelim, çok fark yok önemli olan kültürel direnişin neresinde olduğumuzdur, toplumsal acılarımızı nasıl ifadelere kavuşturduğumuzdur.
Acaba kaç Kürt genci bu kültürel direnişin içinde yer alıyor? Ve kaçı dışında… Kürt gençlerine sesleniyorum, hiçbir şey bile yapamıyorsanız -ki çok şey yapabilirsiniz- oturun ninelerinizin öykülerini yazın, destarın, teşinin tarihini inceleyin, bir denbêjin sesinin peşinden gidin, ülkenizdeki masalları kaydedin. Eski isyancıların biyografilerini kaleme alın. Bugün bize dayatılan içi boş espri anlayışını aşıp geçmişte kalan fıkraların kalitesini inceleyin, olmadı ülkenizde ki yanık kokulu aşkların küllerini eşeleyin. Saygıyla analım, büyüklerimizden birinin de dediği gibi “Hiçbir şey yapamıyorsan aç iki kolunu iki yana, korkuluk ol.” Sinsice içimize girip kültürümüzü, direniş şarkımızı çalıp götüren çirkin sistemler cezasız kalıyor, bununla da yetinmiyor bir meraksızlar ordusu bırakmak istiyor ardında, çünkü o sorgusuz ve sualsiz yığınlardan korkmuyor. Demem odur ki kültürel direniş bahçesinde korkuluk olmak az değil ve asla küçümsenecek bir şey değil. Zira sistem merak eden, gözleri zeka parıltısı saçan insandan, meraklıdan, araştırandan ve gerçeğe ulaşandan korkuyor.

MEDYA DOZ