Tarihin sayfalarına kendini altın harflerle yazdıran direnişler vardır. İki ana nehir halinde akan tarih içinde iktidarcı devletçi sistem karşısında demokratik toplum değerlerini şahsında temsil eden önderlik misyonuyla yol almış bilgeler ve devrimci savaşçılar hep olagelmiştir. İnsanlık abidesi bu önderler zulme karşı direnişin kıblesi olmuşlardır. Aksi takdirde devletçi iktidarcı uygarlığın beş bin yıllık tahakkümü karşısında ahlaki politik toplumun varlığını sürdürmesi mümkün olamazdı. 

Zulmün başladığı ilk günden bu yana tarihin damarlarında yaşama can veren kan misali dolaşan bu kişilikler, toplumsallığın en kritik anlarında her şeylerini feda etmek suretiyle topluma can bağışlamışlardır. İşte bu önderliklerin eliyle gerçekleşen direnişler iktidarcı uygarlığın tarihinde kırılma noktaları oluşturmuş ve toplumsal değerlerin korunması ahlaki politik toplumun varlığını devam ettirmesi için de mihenk taşları olmuşlardır. Hiç şüphesiz Kerbela vakası ve Hz Hüseyin’in direnişi bunların en önemlilerinden biridir. Bir özgürlük direnişini tahlil etmek ve onu kendine özgü şartları içinde değerlendirerek günümüzle bağlantısını kurabilmek için önce tarafların kim olduklarını bilmek ve şahsiyetlerin toplumdaki yerlerini bilmek büyük önem taşır. 

Kimdir Hz Hüseyin? Ne istemektedir ve neden bu direnişin bayrağını taşımaktadır? Kimdir Yezid? Ne istemektedir ve neden kundaktaki altı aylık bebeği bile Kerbela çölünde susuzluktan öldürecek kadar gözü dönmüştür? Bütün bu sorulara doğruya yakın cevaplar verilmedikçe bu büyük direnişin hakikatten aldığı pay anlaşılamaz. 

Hz Hüseyin’in kişiliği bir yaz günü gökyüzünde parıldayan güneş kadar aydınlık berrak ve bilinen bir kişiliktir. O, Peygamber torunu, toplumsal ahlakın sembolü, cömertlik ve paylaşımda eşi olmayandır. Fazilet nehrinin yatağına o günden beri akan kaynaklardan biridir. Ve sürekli toplumuna doğru artarak çağlamaktadır. Onun üstün vasıflarını saymaya gerek de yoktur. O günden beri bir tek kişi bile onu, katili olan Yezid ile mukayese etme anlamsızlığına düşmemiştir. Hatta Yezid’in kendisi bile. 

Yezid: Ebu Süfyan’ın torunu. Muavviye’nin oğlu. Sefih bir hayatın rezil müptelası. İktidarın esir ettiği bir şuursuz. Hak ve hakikatin düşmanı. İnsanlık değerlerinin kemirgeni. Üç günlük ömründe inatla hakikat düşmanlığı yapmış bir zavallı. Yaşam adına bilip zevk aldığı şarap içmek, maymun oynatıp akla gelmedik uygunsuzluk ve ahlaksızlıkları yapan biri. Babasından devralarak elinde bulundurduğu devlet gücü ve zoruyla müminlere ait değerlerin üstüne oturup bu sefih hayatı sürdürmeyi hak sanan kişi. Kendini inanan insanların emekleri üzerinden yaşatan asalak biri. Bütün bunları “Müminlerin Halifesi” sıfatıyla dinselleştiren din düşmanı kişi. Elinde bulundurduğu güç ise devletin askeri, kılıcı, mızrağı yani devletin zoru. 

Peki, bunca gücü elinde bulunduran bu adam neden karşısında sadece kendisi ve ailesinden başka bir gücü olmayan Hz Hüseyin’den bu denli korkmaktadır? Onu, Hz Hüseyin’i Mekke’den zorla çıkartıp kendisine acele biat etmeye zorlayan korku neyin nesi? Bu soruların cevabı tarihin bütün diktatörlerinin yaşadığı ortak korkularında gizli. Hz Hüseyin şahsında kendisini bulan hakikat yansıması. Ve bu yansımanın halkta oluşturduğu sevgisi. Bu tarihin bütün diktatörlerinin en büyük korkusu.  Halkın önderlerinden yansıyan ve toplumun ortak vicdanında kalıcı yeri olan hakikat yansıması. Toplumun gerçek önderleri, bilgeleri nerede ve hangi durumda olurlarsa olsunlar onlardaki hakikat yansıması, toplumsal sevgi ve bağlılığın kaynağı. 

Kerbela hadisesinin kronolojisini saat saat anlatmaya gerek yoktur. Sonuçta binlerce kişilik orduya karşı hepsi 72 kişiden oluşan bir küçük grubun çatışması sonucu tarihin en vahşi katliamlarından birinin bugünden 1327 yıl önce Kerbela çölünde işlenmiş olduğu gerçeğidir Kerbela. Bunun içindir ki kadın, çocuk demeden günlerce susuz bırakıp katlettikleri bedenlerin üstünde at oynatan vahşiler grubuna 1327 yıldır her an lanet edilmektedir. Yezit geriye bir mezar bile bırakamadan tarihin karanlık dehlizlerinde kaybolmuş, ondan geriye kalan her daim lanetle anılan bir isim olmuştur. Hz Hüseyin ise tarihin hakikat ve özgürlük savaşçıları içinde müstesna yerini alarak bu yolun kendisinden sonra gelen yolcularına o bilgelik pınarından fazilet sunmaya devam etmektedir. Bu acılı hatıradan sadece bir sahneyi hatırlatmakta fayda var. Hz Hüseyin bütün yaranları katledildikten sonra ve altı aylık oğlu Ali Asgar kucağında oklanarak öldürüldükten sonra atını düşmanın üstüne sürerken sanki geleceğe seslenir gibidir. Ufka bakarak haykırır “Helmin Nasır Yensurni” nerede benim yardımcılarım! O anda yardımcıları yoktu. Zaten olmazdı da. Çünkü O’na o anda açtığı yolda tarih boyunca eşlik edilecekti. İşte bundandır ki O’nun şehadetinden sonra tarihin bütün özgürlük savaşçıları bu feryada dünyanın her yerinden “Lebbeyk Ya Hüseyin” buradayız ya Hüseyin diye cevap oluyorlar. Tıpkı Kerbela ovasında yükselen o sesin yüzlerce yıl sonra Kürdistan dağlarında yankı bulması ve giderek mekanına yakınlaşmasındaki gibi.