
Seçimlerle ilgili rezaleti hepiniz medyadan ve sosyal medyadan izliyorsunuz.
Burada bu rezaletin örneklerini ayrıntılarıyla vermeye gerek yok. Özü şu: Kürdistan’da seçimler esnasındaki rezalete, seçim sonrası YSK’nın adaylığında sakınca görmediği halde, sonradan icat edilen KHK’liler seçilse de aday olamaz hükmü, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü bile harekete geçirdi. İkincisi de İstanbul’un Maltepe ilçesinde işlerin AKP-MHP militanları tarafından kaba kuvvete dönüşmesi ve sayımın hala sonuçlandırılmaması, seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’na mazbatasının verilmemesi. Buna da Abdullah Gül özellikle işaret etmiş. Ardından bizzat AKP adayı Binali Yıldırım “seçim mundar oldu” yani “leş” haline geldi diye itirafta bulunmuş.
Bunlar rezalet. Tamam da buradan çıkan sonuç ne? Halk iradesinin devletin en yüksek yargı organı YSK tarafından el konması, bütün devlet silahlı güçlerinin seçimlere müdahale etmesi, Cumhurbaşkanı kılığındaki adamın ve onun Şanso Pançası Bahçeli denilen şahsın kaybettikleri seçimi 7 Haziran’dan sonra ikinci defa gaspetmek için bir yerlerini yırtması bize ne anlatıyor?
Şunu anlatıyor: Dağdaki silahlı güçlerin diktatörlüğe karşı direnişi yerden göğe kadar haklıdır, meşrudur... Madem rejim halkın barışçı ve legal seçim mücadelesini imkansız kılıyor, o halde iş kaçınılmaz olarak bu meydan okuyamaya karşı her türlü araçla direnmeyi bir hak haline getiriyor.
1789 Büyük Fransız Devrimi’nin yayınladığı “İnsan Hakları Beyannamesi”nin ikinci maddesi şöyledir:
“Madde 2: Her bir politik birleşmenin amacı; doğal ve dokunulamaz insan haklarını korumaktır. Bunlar; özgürlük hakkı, mülkiyet hakkı, güvenlik hakkı ve baskıya karşı direnme (ayaklanma) hakkıdır.”
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin başlangıç kısmında; “İnsanın zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan hakları hukuk rejimi ile korunmalıdır” denir.
Bu konuda en sert formül, Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’nde yer almıştır: “Yönetenler, bireylerin yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişmek gibi doğal, devredilmez haklarını sağlamak içindir; halk bu amaçtan sapan yönetimi değiştirmek ve devirmek hakkına sahiptir.”
“Direnme” ya da “ayaklanma” “her türlü aracın kullanılmasıdır.”
“Her türlü araçla direnme” hükmünün kapsamına Leyla Güven’in ve arkadaşlarının “açlık grevi” de, “şehir savaşları” da, “serhildanlar” da, Cemil Bayık ve arkadaşlarının “savaşları” da giriyor.
Bu iddia artık sadece bizim iddiamız olmaktan çıkmıştır. ANF’de Remzi Kartal ve Zübeyir Aydar’ın dizi açıklamalarından öğreniyoruz ki, AB hukuk sisteminin ayrılmaz bir parçası olan Belçika Yüksek Mahkemesi ve daha bir dizi yargı organı, işte bu Fransız Devrimi’nin beyannamesindeki hükümle uyumlu olarak PKK’yi artık bir “terör örgütü” olarak kabul etmiyor. Aynı zamanda başta ABD olmak üzere devletlerin büyük çoğunluğu, “PKK ile iltisaklı” olduğu iddia edilen ve elbette tıpkı PKK gibi, şimdi İmralı’da ağır tecrit altındaki önderin teorik ve stratejik görüşlerini paylaşan YPG ve YPJ’yi de meşru birer silahlı mücadele örgütü olarak tanıyor.
PKK’nin öncülüğünde başlayan silahlı mücadele 12 eylül faşist diktatörlüğüne karşıydı. O günden bu güne geçen tarihsel süreç PKK ayaklanmasının meşruiyetini kesinlikle kanıtladı. Ve en son 2015’te çözüm sürecinin Erdoğan tarafından sona erdirilmesi ve nihayet “başkanlık rejimi” adı altında faşist rejimin kurulması ile birlikte Kürdistan halkının ayaklanması artık uluslararası kamuoyu ve hatta yargısı tarafından da onaylanmaya başladı.
7 Haziran 2015’ten sonra yapılan seçimler ve referandumların, en son olarak da 31 Mart seçimlerinin gösterdiği gerçek, Faşizmin “seçimle” de yıkılacağı filan değil, faşizmin “seçimle” yıkılamayacağı ve ona karşı “direnmenin” meşru olduğudur.
Şu anda rejim, İstanbul seçimlerini “iptal” edip etmeme konusunda bocalıyor. Biliyor ki bir “iptal” kararı, tarihi boyunca iktidarlara karşı ihtilal geleneği son derecede zayıf olan Türk halkının ve emekçilerinin, faşizmin seçimle yıkılamayacağını, ona karşı meşru savunma ve direnme hakkını kullanmanın tek yol olduğunu kendi tecrübesiyle kavramasına büyük bir katkıda bulunacaktır. Bunun sonucu, yepyeni direniş örgütlerinin tıpkı 1960’lı yıllarda olduğu gibi, yeniden ortaya çıkmasıdır.
Faşizm koşullarında “seçimlere katılmanın” gerekli olduğunu defalarca ilan eden PKK, bana sorarsanız bu “katılma gerekliliğini” tam da bu nedenle savunmaktadır. Bütün devrimlerin tarihi, halkın kendi tecrübeleriyle rejime başkaldırmaktan başka çare olmadığını kavraması tarihidir.
O halde hem “seçimlere katılmak”, hem de “seçimlerle demokrasinin gelmeyeceğini”, faşizm koşullarında seçimlerin beş para etmediğini halka anlatmak devrimci strateji ve taktiğin temel ilkesi gereğidir.
Böylece “gerilla olmasaydı, şehir savaşları yapılmasaydı bu kadar acı çekilmezdi” safsatası da daha iyi bilince çıkar.
Seçim acılara karşı “aspirin”, devrim ise “acılara son veren” bir cerrahi işlemdir.