
“Devrimin bizi ve halk yığınlarını eğiteceğinden kuşku yoktur. Şimdi karşı karşıya olduğu sorun, bizim, devrime herhangi bir şey öğretip öğretmeyeceğimiz sorunudur.” Lenin
Bu yazının büyük bir kısmı önceden yazılmıştı. Ama olayları yakından izlemek için Almanya’dan İstanbul’a uçarak Taksim-Gezi direnişini yakından solumak istedim. Burada hem analiz yapmaya, hem de izlenimlerimi aktarmaya çalışacağım.
Uzun bir dönemdir reel politik sürece ilişkin çok sık yazmıyorum. Zira belirli konularda geniş inceleme ve araştırma yapmaya giriştim. İnceleme ve araştırma yapmanın bedeli var: Az yazıyorum. İnceleme ve araştırmalarımla yazı üretimi arasında bir oransızlık var, farkındayım. Ama Türkiye’deki gelişmeler nedeniyle, artık kütüphaneden çıkarak, devrimci-demokratik isyan havasını solumak gerekirdi.
Toplumsal isyanların veya ayaklanmaların ne zaman ortaya çıkacağını ya da nitel sıçramalar göstereceğini önceden gören ve kesin yargılarda bulunan bir bilim ne yazık ki henüz ortaya çıkmamıştır. Tarihteki en dahi insanlar bile toplumsal ayaklanmaların geleceğini önceden görememişlerdir. Mesela, Fransız Aydınlanmacılarından ilkin çok iyimser olan Voltaire(1694-1778), ‘7 Yıl savaşları’ından (1756-1763) sonra kötümserliğe kapılarak, devrim umutlarını yitirir. Ne var var ki, ölümünden on yıl sonra büyük ihtilal olan 1789 Fransız Devrimi gerçekleşir. Keza Lenin 1917 Ocak ayında Zürih Halkevi’nde genç İsviçre işçilerinin düzenlediği toplantıda Almanca bir konuşma yapar: 1905 Devrimi Üzerine’ yapılan konuşmada şunları söyler: “Biz eski kuşaktan olanlar, bu yaklaşan devrimin belirleyici muharebelerini görecek kadar yaşamayabiliriz. Ama, ben inanıyorum ki, İsviçre’nin ve bütün dünyanın sosyalist hareketinde böylesine mükemmel biçimde çalışan gençlik, yaklaşan proleter devriminde yalnızca savaşacak kadar değil, kazanacak kadar da talihli olacaktır. Bu umudumu güvenle ifade edebilirim.”
Lenin, devrimi belki görmeyeceklerini, ama ancak genç nesillerin bunu görebileceğini söyledikten bir ay sonra Rusya’da 1917 Şubat Devrimi olur. Toplumsal hareketlerde olsun, isyanlarda olsun determinizm yoktur; olayların ne zaman nerede patlayacağı bilinemez. Çünkü kollektif akıl, kollektif eylemler ve davranışlar, önceden bilinemeyen parameterlere sahiptirler. Önemli olan programatik, örgütsel ve pratik bakımdan, daha önceden hazırlıklı olmaktır. Bunun için de halka güven duygusunu yitirmemek gerekir.
İnsana ve halka güvenmek
Baskı ve haksızlığın olduğu her yerde halklar günün birinde mutlaka ayaklanırlar. Burada geleceğin siyasal mimarları olacak gençliğin dikkatini iki noktaya çekmek isterim.
Birincisi, halka, insana güvenmek çok önemlidir. Halka ve insana güvenen ve güvenmeyi öneren ilk filozof Rousseau (1712-1778) idi. Alman filozofu Kant (1724-1804), Rousseau sayesinde insana saygı duymayı öğrendiğini yazdı. Burada küçük bir parantez açalım. Kant, insana önem verdi ama insana önem vermeyen kapitalizmi anlamadı. Bu nedenle insanın kapitalizme karşı isyanını anlayamadı. Anlayabilir miydi? Bu sorunun cevabı konumuzun dışında.
Kapitalizmin insanları sürüleştirmeye çalıştığı dönemde insanlara güvenmeyi öğrenmek sabır gerektirir. Kapitalizm, toplumu atomize ederek, insanları birbirinden soyutlar. Birçok insan eskiden ‘bu halktan adam olmaz’ derdi. Bu şekilde düşünmek için elbette bazı nedenler olabilir. Ama insanın sabrının sınırı vardır. AKP Hükümeti ve özellikle Erdoğan’ın kendi dünya görüşünü topluma dayatmasındaki ısrarı bu sabrı taşırmıştır. Geleceğin siyasal mimarlarının dikkat etmesi gereken ikinci nokta ise şudur: Geleceğin isyan ve ayaklanmalarına programatik, stratejik ve örgütsel açıdan hazırlıklı olmak gerekmektedir. Ancak hazırlıklı olmak, isyanı ileri ve belirli hedeflere götürebilir.
Coşku veren bir ortam
İstanbul’un merkezi noktalarından biri olan Taksim-Gezi Parkı’nda ağaçların sökülmesine karşı direnen küçük bir grubun direnişi, kısa zaman içinde ülke çapında bir direnişe, demokratik içerikli bir isyana dönüştü. Bu demokratik isyan ve direniş ülkemiz coğrafyasında yaşanan son 100 yılın en büyük kitlesel demokratik isyanı ve dirilişi olarak görülmelidir. Kanaatimce onu yalnızca bir direniş hareketi olarak değil aynı zamanda bir diriliş hareketi olarak da görmek gerekiyor. Bu demokratik ayağa kalkışın bende yarattığı duyguları sizlerle paylaşmak istiyorum.
Alman TV kanallarında durumla ilgili haberleri dinlediğimde ve fotoğrafları gördüğümde, büyük bir direnişin gelişmekte olduğunu hissediyordum. İstanbul’da yaşayan bir dostum Mehmet Akkaya’dan gelişmelere dair daha ayrıntılı haberler alıyordum telefonda. Mehmet, “ilginç şeyler yaşanıyor” deyince, böyle demokratik bir isyan ortamını bizzat yaşamak için İstanbul’a uçtum. Bavulumu bıraktıktan sonra soluğu Taksim’de aldım. Hem coşkuyu hem de küçük bir hayal kırıklığı yaşadığımı ifade etmek zorundayım. Gezi’de direnenler arasında, müthiş bir direnme azmi ve karşılıklı dayanışma duygularını hissettim. Yiyecek ihtiyaçlarını karşılamak için ‘Devrim Market’leri oluşturulmuştu ve yiyecek-içecekler ücretsiz dağıtılıyordu. Ayrıca bazı doktorlar, hafif yaralıları tedavi etmek için revirler kurmuşlardı. İnsana coşku veren bir ortam yaratılmıştı.
Üstelik direnişin ilk haftasında Taksim meydanı ele geçirilmişti. Kurulan barikatları gördüm. Barikat kurmak için muazzam bir dayanışma yaşandığını anlattı bir tanıdığım. İnsanların korkularını barikatlara gömdüklerini anlıyorsunuz. Taksim Dayanışma Komitesi, 9 Haziran günü, Taksim’de bir miting düzenleyerek halkı mitinge çağırdı. Pazar günü katıldığım o mitinge, 1,5 milyon insanın katıldığı söylendi. O gün, böyle bir coşku ve bir direniş azmini gördüğüm için, içime su serpilmişti, sevincimden göz yaşlarım akıyordu. Her taraf pankartlarla donatılmıştı. Mahir Çayan’ın, Deniz Gezmiş’in ve İbrahim Kaypakkaya’nın çok büyük posterleri Taksim alanını çevreleyen binalarda asılmıştı.
Hayal kırıklığına gelince, var olan potansiyelden iyi faydalanılmadığını gördüm. Niçin geniş toplantılar yapılmıyor? Niçin kitlelere hitap edilmiyor? Niçin gelecek adımın ne olması gerektiği üzerine tartışma yürütülmüyor? Bu soruları kendi kendime sorup duruyordum. Geçmişteki başka ülkelerdeki devrimci isyan dönemlerinin öğrettiği bir ders var: Direniş ve isyan anlarında günler ve hatta saatler olayların akışını değiştirecek kadar önemlidir. Doğru taktikler, hayati önem taşır.
Halk demokrasinin nüveleri
İlk günlerin direnişi, yerini festival havasına bırakmış gibiydi. Çadır kuran bir kaç direnişçiyle konuşma fırsatı buldum. Önümüzdeki günlerdeki planınız nedir? Muhtemel gelişmeler karşısında nasıl davranmayı düşünüyorsuz? Bu sorulara aldığım cevaplar, olayların kendiliğindenci bir sürece bırakılmış olduğu izlenimini bırakmıştı bende.
(Son dönemlerde sevindirici gelişmeler var. Daha önceden beklediğim şey gerçekleşiyor: Parklarda geniş katılımlı forumların düzenlediğini duyuyorum. Böylesi bir gelişme, halk demokrasinin nüvelerini oluşturabilir. Taksim Dayanışması, ‘büyük ve merkezi forum’ düzenleme çağrısı yapıyor. İşte Türkiye’ye özgü halk Sovyeti örgütlenmesi. Böylesi forumlar vb, kitlelerin siyasal örgütlenme ve siyasal mücadele araçları olabilirler.)
Büyük bir kitle toplanmıştı, ama örgütleyenlerin gücü ve boyu küçüktü. Sol örgütler, kendiliğinden başlayan harekete uzak duruyorlarmış gibi bir izlenim edindim. Katılanlar sol örgütler, grup zihniyetini aşamamıştı, herkes kendi flamasını göstermeye özen gösterir gibiydi. Ortak hareket edemedikleri göze çarpıyordu. Ama bu direnişin bundan sonra onları silkeliyeceğini ve ortak hareket etmeye zorlayacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Erdoğan’ın tahrik edici ve meydan okuyucu konuşmaları, direnme duygusunu güçlendirdi. Türkiye’nin her yanında büyük kitlesel direnişler yaşandı.
Görünüşte ağaçların korunmasına yönelik çevreci bir hareketin, böylesi geniş çapta demokratik isyana dönüşmesi üzerine düşündükçe şu sonuca varıyorum: Bu hareket, özünde (direnen kitleler bilincine henüz varmamış olsa da) talancı kapitalizme karşı bir direniştir. Bu ölçüde, sosyalist bir devrimin nüvesini taşımaktadır. Gerçi bu direnişte henüz eşitlik düşüncesi egemen değil, ama özgürlük istemlerinin gündeme gelmesi, eşitlik istemlerine zemin hazırlar.
Doğayı ve insanı tüketen kapitalizm, insanın fiziği ve özellikle psikolojisi üzerinde giderek daha fazla yük olmaya başlamıştır. AKP’nin uyguladığı neoliberal politikalar, emekçilerde, belirli bir güvensizlik, gelecek korkusu, önemli ruhsal sorunlar yaratmıştır. İnsanı kendine ve topluma giderek yabancılaştıran neoliberal talancı kapitalizm ve AKP iktidarı, Taksim-Gezi direnişine toslamıştır. Evet, işçi sınıfı kendi programıyla direnişe katılmıyor, ama katılanların büyük çoğunluğu modern işçi sınıfının bir parçasını oluşturuyor. Liberal basında, orta-sınıf hareketi olduğu konusundaki iddialar üzerinde düşündükçe, böylesi iddiaların görüntüye saplanıp, özü gözden kaçırdıklarını düşünüyorum.
İsyanın analizi ve yöntem
Küçük bir grupla, sınırlı bir hedefle başlayan bu hareketin analizi önemlidir. Önümüzdeki süreçte bu analizin çok kapsamlı yapılacağını düşünüyorum. Analiz yapılırken izlenmesi gereken yöntem sorununa kısaca değinmek istiyorum. Türkiye’de neler oluyor? Yaşanan olayların gerçek nedeni nedir? Toplumsal hareket nereye kadar gidebilir?
Her şeyden önce siyasal durumun doğru değerlendirilmesi gerekir. Demokratik isyan olarak değerlendirilebilecek bu hareketin arkasında yatan sınıfsal, ekonomik, politik, sosyolojik, toplumsal, psikolojik vb. nedenleri açığa çıkarmak gerekir. Burada Alman filozofu Hegel’in bir özgünlüğüne değinmeden geçemeyeceğim. Hegel’in belirgin özgünlüğü, olayları bütünlüklü bir bakış açısından ele almasıdır. Roma İmparatorluğu’nun çöküşü konusundaki yaklaşımı bir örnektir. Örneğin Montesquieu, Roma’nın çöküşünü yalnızca siyasal nedenlere bağlıyordu. Montesquieu’ya göre Roma İmparatorluğu’nun çöküşünün nedeni, İmparatorun sınırsız ve otoriter bir iktidara sahip olmasıydı. Tarihçi Gibson’a göre Roma’nın çöküşünün nedeni, Roma toplumunun içinden çürümesiydi. Hıristiyanlığın gelişmesi de çöküşte önemli rol oynamıştır. Roma İmparatorluğu’nun çöküşü konusunda, 18. yüzyılda en yaygın görüş Gibson’un görüşüydü. Bugün, Gibson’un teorisinin eskimiş olduğunu ileri sürenler var. Bu yeni görüşlerden birine göre Roma’nın çöküşünün nedeni, kültürün yozlaşmasıdır. Burada Hegel’in bakış açısı önem kazanmaktadır. Çünkü Hegel, sorunlara tek-yanlı yaklaşmaz. Sorunları ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel, etik-ahlak ve felsefe açısından olmak üzere çeşitli perspektiflerden ele alır.
Yöntem açısından, teori ve pratik arasındaki ilişki konusunda açık görüşlere sahip olmak gerekir. Teori ve pratik arasında uyumsuzluk olduğunda ilk düşünülen şey şudur genellikle: Teori gözden geçirilmeli ve revize edilmelidir. Böylesi yaklaşım, empirist, pozitivist, yani her türlü pratiği teori düzeyine yükselten, teoriyi küçümseyen bir yaklaşımdır. Bu bakış açısında pratik, verili gerçek olarak, hep yanılmaz ve doğru olarak kabul edilir. Ama verili olan gerçeğin veya pratiğin, belirli bir teorinin sonucu olduğu gözlerden kaçırılır. Oysa çoğu durumda, pratiği doğru teoriyle, doğru bakış açısıyla gözlemlemek gerekir. Her insan, kendi bakış açısına ve teorisine göre pratiği yorumlar. Hegel’e şöyle bir eleştiri yöneltilir: ‘Sizin teoriniz olgulara uymuyor’. Hegel, ‘olgular kötü, yazık olsun olgulara’ diyebiliyor..
Taksim-Gezi direnişini, sınıfsal boyutu da dikkate alacak bir biçimde tüm boyutlarıyla ele almak gerekir. Ama bu yazıda bütün boyutlarıyla sorunu ele alma iddiasında değilim, bu nedenle esas olarak siyasal, toplumsal ve kısmen felsefi açıdan ele almakla yetineceğim. DEVAM EDECEK
YENER ORKUNOÐLU