
PKK Yürütme Komitesi Üyesi Murat Karayılan, Türk devletinin gerilla alanlarına yönelik tarihin en büyük hava saldırılarını gerçekleştirdiğini ama fiyaskoyla sonuçlandığını belirtti.
PKK Yürütme Komitesi Üyesi Murat Karayılan, ANF’nin sorularını yanıtladı.
AKP hükümeti, sizin süreci bozduğunuzu söylüyor. Süreci siz mi bozdunuz?
28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı yayınlandı. İzleme Heyeti de belirlendi. Eğer İzleme Heyeti İmralı’ya gitmiş olsaydı, bu süreç tamamlanmış olacaktı ve Önder Apo’nun yapacağı çağrı temelinde biz de kongre toplayıp gerekli kararları alacaktık. Ancak Erdoğan buna da bizzat müdahale etti. Önce 15 Mart’ta, ‘Kürt sorunu diye bir sorun yok’ dedi. Peşi sıra ise, sırasıyla ‘İzleme Heyeti’ne katılmıyorum’, ‘Dolmabahçe’ye de katılmıyorum’, ‘masa falan yok’ dedi. Kısaca bir darbe yapar gibi süreci Erdoğan durdurdu.
Erdoğan neden süreci durdurdu?
Anket sonuçlarından ateşkesin artık oy getirmediğini görünce çark ettiler ve gerginlik siyasetini gündemleştirdiler.
Biz buna rağmen süreci tek taraflı olarak sürdürdük. 30 Haziran’da uçak saldırısı gerçekleşti. Biz o zaman, ‘Türk devleti ateşkesi bitirmiştir’ dedik. Bakın, ‘biz bitirdik’ demedik. Tek taraflı yürüttüğümüzü söyledik. Karşı tarafın ateşkesi ihlal ettiğini, bitirdiğini ifade ettik.
AKP, 7 Haziran seçim sonuçlarını kabul etmiyor, çözüm sürecinden dolayı bu sonucun ortaya çıktığını düşünüyor, dolayısıyla yeni bir savaş dönemi açarak erken seçime gidip aklı sıra bunu telafi edeceğini hesaplıyor. Bu yüzden 24 Temmuz’da hareketimize karşı tek taraflı olarak alınmış bir kararla topyekun savaş ilan edildi ve saldırı başlatıldı. Biz değil, karşı taraf ateşkesi bozdu.
Gerekçe olarak Ceylanpınar’da 2 polisin öldürülmesini gösteriyorlar...
Bu, büyük bir sahtekarlıktır. Herkes de biliyor ki, daha 15 gün öncesinden Bülent Arınç, ‘onları zor günler bekliyor; görecekler’ dedi. Yani önceden karar almışlardı, hazırlıklarını yapmışlardı. İki gün içinde topyekun bir harekatın başlatılması mümkün mü? Belli ki önceden hem topluma dönük operasyon, hem de Medya Savunma Alanları’ndaki merkezlerimize dönük kapsamlı bir hava saldırısı, karadan da top ve tank atışı saldırısı planlanmış, büyük ve kapsamlı bir harekatın kararı alınmış ve hazırlıkları yapılmış. Yani her şey planlı bir biçimde geliştirilmiş.
Ceylanpınar’da 2 polisin öldürülmesi bizim merkezi bir kararımızla yapılmış bir eylem filan değildir. Hatta resmi bir birimimizin yaptığı bir eylem bile değildir. Kendine ‘Apocu Fedailer’ diyen bir grup tarafından yapılmış bir eylemdir. Biz de zaten bunu böyle açıkladık. Hemen buna sarıldılar. Oysa hükümet tarafından daha önceden karar alınmış, hazırlıkları yapılmış ve bilinçli olarak 24 Temmuz gününde saldırıyı başlatmışlardır.
Neden 24 Temmuz, bu tarihte başlatmalarının özel bir anlamı var mı?
24 Temmuz, Kürdistan halkının uluslararası düzeyde inkarını tasdikleyen Lozan Anlaşması’nın imzalandığı gündür. Bu günün bilinçli tercih edildiği açık ortada.
Öcalan’ın gerillanın çekilmesini istediği ama sizin kabul etmediğiniz, sözünüzü tutmadığınız iddiası ne kadar doğru?
Büyük bir yalandır. Sözünü yerine getirmeyen Türk devletidir. Tarih boyunca Türk devleti sürekli Kürtleri kandırmak istediği gibi, AKP de aynı şeyi yapmak istemiştir. Sözünü yerine getirmeyen AKP ve Türk devletidir. Ayrıca yurtdışında da sadece 2015 yılında bizim 2 bin civarında eylem yaptığımız yalanını yapıyorlar. Böyle bir şey yok. AKP, Türk devletinin Kürdistan’daki karakteristik özelliği olan yalan siyasetini geliştirerek toplumda yanlış bir algı oluşturmaya çalışıyor.
AKP’nin burda kazancı nedir?
Kürt Özgürlük Hareketi’ni güçten düşürme, HDP’yi baraj altına sürükleme ve MHP’nin oylarını kendine çekme suretiyle 400 milletvekiline ulaşma amacıyla bunu yaptıkları açıktır.
AKP’nin süreci bozarken, ‘DAİŞ, PKK ve DHKP-C’ye operasyon yapıyoruz’ demesinin özel nedeni var mıdır?
Erdoğan’ın bu savaş sürecini erken seçimi kazanmak için kararlaştırıp gündeme koyması bir yönüdür. İkinci yönü ise Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nin Kuzey’de ulaşmış olduğu düzey, Türkiye sol-sosyalist-demokratik çevrelerle kurmuş olduğu ortaklık ve 7 Haziran seçimlerinde elde ettiği başarı, Türkiye’deki ulusalcı, tekçi ve devletçi kesimler ile özellikle de devlet erki içindeki derin devlet güçleri diyebileceğimiz kesimleri oldukça tedirgin etmiştir. Buna ek olarak Rojava Devrimi’nin DAİŞ’in, El Nusra’nın bütün saldırılarına rağmen ayakta kalması ve hatta Cizîrê ve Kobanê kantonlarını birleştirerek güçlü bir düzeye ulaşması da bu çevreleri çok korkutmaktadır. İşte AKP’nin bu savaş kararını almada dayanmış olduğu ikinci güç katmanı da bu çevrelerdir. Yoksa Erdoğan tek başına geçici hükümet eliyle böyle bir kararlaşmayı geliştiremezdi. Burada devlet içindeki bazı kesimlerin de rolü vardır.
Erdoğan Rojava’daki devrim sürecini boğmak için El Nusra ve DAİŞ gibi örgütlerle ileri düzeyde ilişkilere girdi. Bu da uluslararası güçlerin eleştiri ve baskılarına yol açtı. Ama bunlar da devrimi önleyemedi. Bu nedenle şimdi daha geniş bir yelpazeden yaklaşarak hem ‘DAİŞ’le savaşa giriyorum’ havasını yaratmak, hem de kendisine rağmen kendisini uluslararası güçlere kabul ettirme sürecine girmiş olan Rojava Devrimi’ni baskılama sürecini geliştirmek ve giderek uluslararası güçlerden tecrit etmeyi hedefleyen yeni bir strateji temelinde bu yeni savaş hamlesini tüm Kürt halkına karşı başlattı.
Bunu kamuflaj etmek için ise sizin belirttiğiniz senaryo oluşturuldu.
Nasıl bir senaryo?
Önce DAİŞ içerisindeki elemanları yoluyla Suruç Katliamı yapıldı; orada Türkiye sosyalist hareketinden gencecik yoldaşlarımız katledildi. Arından ise yine DAİŞ’in içindeki elemanları yoluyla Elbeyli sınırında da bir askerin ölümüne yol açıldı. İşte buna dayanarak, ‘DAİŞ’e, PKK’ye ve DHKP-C’ye ortak operasyon yapıyorum’ deyip Kürdistan halkına karşı saldırıyı başlatmış oldu.
DAİŞ’in Moğol ordusu gibi Suriye ve Irak’ta ilerleyişine ‘dur’ diyen ilk güç Şengal’de PKK’dir. Kürtler 3 yıldan bu yana çetelere karşı direniyor. Özellikle de 3 Ağustos 2014’ten bu yana bölgede DAİŞ’e karşı en çok savaş veren, Cêlavla’dan Kobanê’ye kadar durdurulmasına yol açan hareket, Apocu harekettir. Apocu hareket ile DAİŞ bugün can düşmandır. Şimdi eğer bir güç bu Apocu harekete karşı saldırı başlatmışsa her şeyden önce DAİŞ’e hizmet ediyor. Doğrudan DAİŞ’e nefes aldırmak, yükünü hafifletmek ve onu yaşatmak için başlatılmış bir operasyondur.
DAİŞ’e de operasyon yaptıklarını iddia ediyorlar…
DAİŞ’e saldırı hikayedir; ne doğru dürüst tutukladığı DAİŞ üyesi vardır, ne de öyle doğru dürüst bir saldırısı vardır. Kendi projesini kamuflaj etmek için bu tür yöntemler kullanıyor. Sözüm ona bu manevrasıyla uluslararası güçleri kandıracağını düşünüyor ama kimse bunu yutmamıştır. AKP’nin DAİŞ’e karşı savaşta samimi olmadığını ve esas olarak DAİŞ’i perde olarak kullanıp da PKK’ye, Kürtlere, demokrasi güçlerine karşı savaş başlattığını, bununla da DAİŞ’e destek sunmakta olduğunu gören çevreler vardır.
Toparlarsak bu savaşla nereye varmak istiyor?
AKP, DAİŞ’in fikir ikizidir, ideolojik akrabadır. AKP, DAİŞ’in hem Kobanê’deki ve Girê Spî’deki yenilgisi hem de HDP’nin 7 Haziran’daki başarısını hazmetmediği için bu savaşı başlattı. Bununla hem Kürt Özgürlük Hareketi’ni ve Türkiyeli sol-demokratik güçlerin iradesini kırıp zayıflatmak, HDP’yi baraj altına düşürmek hem de Rojava’daki devrim sürecinin önüne geçmek istiyor. Bu savaşı geliştirmedeki bir amacı seçimi kazanmak, ikinci amacı da Kürdistan Özgürlük Hareketi’ni ve Türkiye’deki sol-sosyalist-demokrasi güçlerini darbelemek, Rojava Devrimi’ni boğmaktır. Bu, artık nettir.
24 Temmuz gününden bu yana Türk ordusu hava saldırıları ve top atışlarını sürdürüyor. Türk ordusu, büyük darbe vurduğunu söylüyor, kocaman rakamlar açıklıyor. Bu hava saldırıları gerçekte ne kadar etkili oluyor?
13 günlük süre içerisinde hemen her gün hava saldırıları ile tank, top ve obüs atışları yapılmaktadır. TC tarihinin en büyük hava saldırısı bu dönemde gerçekleştirildi. İlk gün, kesintisiz 16 saat sürdürülen bir hava saldırısı yaşandı. Daha sonraki günlerde de benzer saldırılar gerçekleşti. Tek cümleyle, ‘sonuçları fiyaskodur’ diyebilirim. Geliştirmiş olduğu hava saldırılarının bize verdiği ciddi bir kayıp yoktur. Doğru; Şehit Şervan gibi çok değerli komutan arkadaşlarımızı şehit verdik. Şimdiye kadar 8 arkadaşı hava saldırısıyla, 2 arkadaşı da sınırda Türk ordusunun döşemiş olduğu kara mayınına basmaları sonucu şehit verdik. Toplam 10 şehidimiz var. Zergelê’de de 8 sivil insanımız şehit edilmiştir. Yine gerilla güçlerimizden 15 kadar, sivil halktan da 11 kadar yaralımız vardır. Bunun dışında herhangi bir kaybımız yoktur. Tabi maddi zayiat, ormanların yakılması, vb. verilen tahribatlar vardır fakat can kaybı bakımından sonuç böyledir. Bunun dışında herhangi bir kaybımız söz konusu değildir. Bu açıdan da, bu saldırı dalgası şimdiden boşa çıkartılmıştır; sonuçları TC devleti açısından gerçek bir fiyaskodur. Bu konuda güçlerimizin tecrübeli olduğu biliniyor. Yine gerillanın yüksek bir disiplin, fedakarlık ve askeri performansla kendini savunma yöntemlerinde oldukça tecrübeli olma gerçeği var.
Bu saldırıların yanı sıra Sayın Öcalan ile görüşme yaptırılmıyor, neden?
Bu saldırıların bir amacı da Önder Apo’nun iradesi üzerinde baskı kurmak; kendi çizgilerini ona dayatmak ve geri adım attırmaktır. Önder Apo ise buna karşı direniyor. Bunların yaptıkları basit polisçilik oyunlarıdır. Sözüm ona Önderlik üzerinde tecrit kuracak, hareketin yönetimini de bombardımanla baskı altına alacak, böylece geri adım attıracaktır. Bir halkın iradesini kırmak ve özellikle de fedailer ordusu olan Apocu harekete geri adım attırmak mümkün müdür? Şimdiye kadar gelişen tüm süreçlerde ortaya çıkan sonuç, bunun mümkün olmadığıdır. Şimdi de mümkün olmayacaktır.
Bu hava saldırılarına paralel olarak Kuzey Kürdistan’da gerillanın da askeri olarak bir hareketliliği başladı…
Bu topyekun saldırıya karşı tabii ki kurbanlık koyun gibi boynumuzu uzatacak değiliz; gerilla olarak biz de savunma hakkımızı kullanmak zorundayız. Şimdiye kadar gerilla henüz kendi taktiksel hamlesini yapmış değildir, kendi planını henüz hayata geçirmiş değildir. Şimdi gelişen saldırılara karşı kısmi bir misilleme faaliyeti söz konusudur. Bu konuda ben daha fazla bir şey belirtmek istemiyorum, yalnız bu topyekun saldırı karşısında bizim de söyleyeceklerimiz ve yapacaklarımız vardır. Bunu geliştirenler bunun hesabını verecektir.
Gerillanın şimdi yaptığı, meşru savunma hakkı çerçevesinde misilleme eylemlerini yapmaktadır ama süreç artık başlamıştır ve bu süreç daha da derinleşecek, bizim de topyekun savaşa karşı topyekun direniş sürecimiz gündeme girecektir.
Aslında biz tekçi, faşist, sömürgeci devletin yönetim sistemini aşmayı hedefliyoruz. Yeni paradigmamıza göre yaklaşıldığında ordu bizim öncelikli hedefimiz değildir. Ancak AKP kendi çıkarları için herkesi kullanıyor; orduyu da kullanmaktadır. Demokratik Ulus-Demokratik Özerklik perspektifiyle Türkiye’de demokratik bir dönüşümü hedefleyen hareketimizin esas olarak orduyu hedeflemek gibi bir sorunu yoktur. Fakat AKP orduyu önümüze sürüyor ve böylece çatışmalar başlamış bulunuyor.
Kimi çevreler PKK’nin eylemlerini koşulsuz durdurmasını ve silah bırakmasını tartışmaya başladılar. Bu silah bırakma tartışmalarına ne dersiniz?
Biz, saldırı altındaki bir gücüz. Biz, gerçekten Kürt sorununun barışçıl-demokratik yöntemlerle çözülmesini istiyoruz; bu konuda samimiyiz.
Ama biz fedai bir gücüz, hiçbir zaman teslim olmayız, halkımızın ve halklarımızın demokratik haklarından hiçbir zaman vazgeçmeyiz. Bunun için hayatımızı ortaya koymuş, bugüne kadar bedel ödemiş ve mücadele yürütmüş, onuruna, şerefine ve haysiyetine bağlı bir hareketiz. Bu topyekun saldırı karşısında direnme hakkımız vardır.
Dolayısıyla PKK saldırı eylemi yapmıyor ki, eylem yapmayı bıraksın. PKK, saldırılar karşısında misilleme hakkını kullanıyor. PKK durup dururken eylem filan yapmamış. Unutulmamalı ki, tek bir günde gerillanın 400 noktasını vurduğunu ve imha ettiğini övünerek söyleyen bir devlet ve başbakanla karşı karşıyayız. Bunun görülmesi gerekir.
Peki ya silah bırakma...
Silah bırakma tartışmalarının zamanı değildir. 1984’ten bu yana Türk devlet yetkilileri, ‘silah bıraksınlar, teslim olsunlar’ diye hep söylerler. Yani zorla iradeyi kırma ve silah bırakmayı dayatma baskısı altında bugünlere geldik. Silahı niye elimize aldık; niye bırakalım! Silah bugün bizim için onurumuzu, irademizi ve halkımızın kazanımlarını savunma aracıdır. Bugün Kürdistan özgürlük gerillası, çağdaş dünyanın yükselen özgürlük, eşitlik ve demokratik değerleri uğruna silahlı savunmayı yapan bir güçtür.
Türkiye demokratikleşmeden, Kürt halkı doğal haklarına kavuşmadan, Önder Apo dahil bütün siyasi tutsaklar özgürleşmeden silah bırakmaktan bahsetmek, işi yokuşa sürmektir. Bu bir süreç meselesidir. Silah bırakma, senkronize gelişmesi gereken bir süreçte olabilecek bir husustur. Şimdi böyle ciddi bir meselede kalkıp ‘acilen silah bırakın’ demek, ‘gelin teslim olun’ demektir.
AKP bu savaşı iç politika temelinde yapıyor ve AKP diktatör bir sistemi geliştirmek için güçlerimizi ezmek istiyor. Güçlerimizin buna karşı direnişi ise diktatörlüğe karşı bir demokrasi direnişidir. Sadece Kürdistan halkının değil, Türkiye demokratik ve sosyalist güçlerinin iradesini savunma direnişidir. Güçlerimizin AKP saldırısı karşısında gerçekleştirdiği direnişin özeti budur.
Ortadoğu kaynıyor, Türkiye ve Kürdistan bir savaş sahasına dönüşmüş bulunuyor; bizi çağın en gelişmiş silahlarıyla yok etmek isteyen bir saldırı varken, tam da böyle bir ortamda silah bırakma çağrısı beyliktir; ‘gelin teslim olun’ demekle eşdeğerdir.
Son günlerde sıkça ‘eller tetikten çekilmeli’ deniliyor. Nedir elleri tetikten çekmek?
Bir konsepte dayalı topyekun saldırı var. Bunu başlatan güç bundan vazgeçerse ve eskisi gibi oyalama, çeşitli oyunlarla kamuoyunu yanıltma manevraları değil, ciddi bir çözüm projesine sahip olunursa, olabilir.
Bunun için ne yapılması lazım?
Dolmabahçe’de yayınlanan 10 maddelik mutabakat çerçevesinde İzleme Heyeti’nin gözetiminde müzakere süreci başlatılırsa, tabii ki olabilir. Bu şekilde her iki tarafın tahkim edilmiş bir ateşkes üzerinde anlaşmasıyla köklü bir biçimde ellerin tetikten çekilmesi sağlanabilir. Yoksa ciddi ve tutarlı bir yaklaşım olmadan, kayıtlara ve kararlara dayanmayan, keyfi uygulamalarla ele alan bir takım sözler veya yaklaşımlarla sürecin gelişeceğine asla inanamayız. Bu çocuk oyuncağı değil; bir savaş başlamış bulunuyor. Yaz boz tahtası değil ki hemen silelim ve ‘yeni baştan’ diyelim. Bu savaşı başlatan ve Kürt sorununda çözümsüzlüğü dayatan, inkarı esas alan devlet erki, onu temsil eden güçler ciddi bir yaklaşım ortaya koyarlarsa ne ala; biz buna belirttiğim çerçevede hazır oluruz. Bu olmadan artık halkımızın da, kamuoyunun da çeşitli entrika ve oyunlara karnı toktur; bu tür şeylere artık tarafımızdan prim verilmeyecektir.
Açıklamalara bakılırsa savaşla yok etmeyi planlıyorlar.
Onlar bizi savaşla yok etmek istiyorlarsa buyursunlar; yapabiliyorlarsa yapsınlar. Onlar gelişmiş istihbarat imkanlarına ve yüksek teknolojilerine güvenerek bizi yok edeceklerini sanıyorlar. Buyursunlar etsinler bakalım. Sonuçta bunu düşünüp uygulayanlar mı yok olur, yoksa biz mi yok oluruz zaman gösterecektir. Bu konuda gelecekleri varsa, elbet görecekleri de olacaktır.
Ama tekrar söyleyeyim; Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü çerçevesinde düşünen, Türkiye’yi gerçekten seven bütün güçlerin AKP’nin bu savaş çığırtkanlığının Türkiye için yarattığı tehlikeyi görmeleri gerekiyor. Biz dürüstçe ve samimice çözüme açık olduğumuzu söyledik ama onlar şimdi bizi bombalarla yok etmek istiyorlar. Yok etmek istiyorlarsa o zaman biz de kendi yöntemlerimizle hem kendimizi ve halklarımızın iradesini savunma, hem de kendi çözümümüzü pratikleştirme seçeneğine yönelmek durumundayız ve şimdi bu seçenek gündemdedir.
KDP’nin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Herkes şunu bilmeli: taşıdığı zihniyet ve sergilediği pratik açıkça gösterdi ki, AKP Kürt karşıtı ve Kürt düşmanı bir siyaseti esas alıyor. AKP Kürt düşmanlığını eksen alan bir siyaseti geliştirmemiş olsaydı, Kobanê’ye karşı bu kadar rahatsızlık duymazdı, Girê Spî zaferine karşı bu kadar feryat etmezdi. AKP, Güney Kürdistan’ın da kontrol dışı oluşmuş olan bir yapı olduğunu, benzer bir yapılanmanın diğer parçalarda asla gelişmemesi gerektiğine inanan bir zihniyete sahiptir.
Hareketimizin geliştirdiği direniş olmasaydı, Türk devleti ve AKP hükümeti Güney’le bu düzeyde ilişki kurmazdı. Hatta Güney’le ilişki kurma, onların kırmızı çizgileriydi. Kırmızı çizgiyi 2008’deki Zap direnişi ardından kaldırmak zorunda kaldılar. Onların politikası, Güney Kürdistan’ı siyasi, diplomatik ve ekonomik ilişkilerle kontrol altına alma ve onu diğer parçalara karşı kullanmadır. Siyasetleri budur. Şimdi yürüttükleri de bu çerçevedeki bir politikadır. KDP yetkililerinin bunu görmeleri ve bu sömürgeci oyuna düşmemeleri gerekiyor.
İşte Güney Kürdistan’a hava saldırıları başladı; en son Zergelê’de katliam da yapıldı. ABD yetkilileri direk karşı çıkmadılar ama rahatsızlıklarını ifade eden cümleler kullandılar; ‘bizim Türkiye’yle yaptığımız anlaşma kapsamındaki bir durum değildir’ dediler. Değişik dünya ülkeleri de benzer biçimde rahatsızlıklarını ifade eden açıklamalar yaptılar. Irak merkezi hükümeti, bunun Irak’ın bağımsızlığına bir müdahale olduğunu belirterek reddetti. En son Arap Birliği, ilk kez Türk devletinin Güney Kürdistan’a yönelik yaptığı hava saldırısını kınadı. Peki Güney Kürdistan Bölge Başkanlığı ve Hükümeti niye kınamıyor? Bu, herkesin kafasındaki bir soru işareti.
Türk devletinin saldırısına karşı ulusal bir duruşa ve tutuma ihtiyaç vardır. Bizim Federe Kürdistan Başkanlığından beklentimiz de buydu. Böyle bir tutumun gelişmediği açıktır. Umarız ilk kez dış kamuoyunun ve çeşitli güçlerin reaksiyon gösterdiği bu saldırganlığa karşı Kürdistan Bölge Başkanlığı ve Hükümeti de politikasını gözden geçirir ve tutumunu değiştirir. Bizim beklentimiz budur.
Unutmayalım ki, sömürgeciliğin amacı Kürtler arası birliği bozmak ve arayı açmaktır. Özellikle Türk devletinin son süreçte geliştirdiği çabaların esas amacı, Güney ve Kuzey karşıtlığını geliştirmektir. Zergelê’de açıkça halkı bilinçli bir biçimde hedefleyerek saldırmasının amacı da Kuzey-Güney çelişkisini çıkarmak, Güney halkını hareketimize karşı tepkilendirmekti. ‘Bunların hepsi PKK yüzünden oluyor’ dedirterek Güney halkında tepki oluşturmaya çalıştıkları ortadadır. Benzer şeyleri bir Kürt’ün de ifade etmesi, ‘bunlar PKK yüzünden oluyor’ demesi ne kadar doğrudur? Partiler arası çelişkiler yaratmak sadece ve sadece sömürgeciliğe hizmet eder. Tüm Kürt siyasetçileri ve başta da KDP yetkilileri çok iyi bilmeli ki bu tarihi aşamada AKP’nin Kürdistan halkına karşı geliştirdiği konsept içinde yer almak hiçbir Kürt partisine yarar getirmez. Tüm yurtsever Kürdistan örgütlerinin ortak çıkarı, ulusal-demokratik platformdan geçmektedir. Bu çerçevede tüm örgütlerin bu çizgide ısrar etmeleri gerektiğini önemle vurgulamak istiyorum.
DENİZ KENDAL/ANF/BEHDİNAN