Ağrısını kalbine yük edinmiş bir ahın gölgesine sinmiş sabahın karanlığı. Sessiz olan duvarlar değildi. Duvara vurulan yumruğun duvarla konuştukları da vardır elbette. Çizilmiş haritasıdır duvarlar, on yıllık tutsaklığın. Dağlar kenara çekilip ışık doğuracakken, soğuktan örülen hücreye ahının yükünü bıraktı. Gençliğinin baharını kenara koyup, hücresinin tavanına yıldız ekti. Binlerce gövdenin direniş uykusuna yattığı o an da, bir Kürt öldü.

Gündüz geceden kaçtı. Dağların ıssız kalbinden yürüyerek sınır aşan ayakların izinde, bir telaş. Topuklarından güç alarak yere basan bu ayak izinden, ayak sahibinin büyük bir yük sırtladığı anlaşılıyordu. Ayak izleri, toprağa ekmişti yükünü. Güneş aya bırakmıştı yerini, karla kaplıydı yeryüzü. Çocukları taşımayacaktı bedenini, asla. Rüzgarın hafif estiği o anda gök yarıldı ve demirden Ahriman’lar ateş kustu birden. Cetvel ile çizilmiş sınırda, gündüzün geceden kaçtığı o anda, bir Kürt öldü.

İki çocuk. Çocukluklarını annelerinin dizlerine bırakıp, akşamın karanlığında fırında çalışmaya gittiler. Ölümlerinden yazdık hikayelerini, yoksa yaşayacaklardı. Soykırımcının silahları sokak arşınlıyordu. "Türk olmaktan mutlu" barbarlık, fırının önünde ismini tarihe kazıyan alçaklıklarını, kanla yazdılar. Düşe yatanların huzursuz uykusuna "daye" diye bir ağıtın saklandığı, sokak ışıklarının kör olduğu o an da, iki Kürt öldü.

Annesinin diktiği entarisinde baharın seslerini giymiş bir Ceylan, büyümüyecek çocukluğu ile masal dinliyordu, yaşına denk kuzularla. Kelebekler dans ederek kondu saçlarına. Kısacık ömür kanat gerecekti, kelebekler bunu anlamış, ağaçlar yüzünü kapatmıştı utancından, yapraklarıyla. Güneş yine tanıktı. Köyünün karşısına kurulan işgalci kulübesinden, asla insan olmayacak bir alçaklığın parmağı tetikteydi. Bir ses duyuldu. Kuşların tövbe edip, sonsuz göçe yol aldığı o an da, bir Kürt öldü.

Karanlığın çöktüğü bir gece, zamanda bir gedik açıldı. Ağaçların yaprak döktüğü mevsimin Ekim ayıydı. Kurşun yağmurları mevsimiydi sanki. Ninnilerin kundakladığı, binbir masalın kulağa çalındığı gecelerden biri, yol alıyordu. Lokman hekimin ölümsüzlük aradığı dağların coğrafyasında, ölüm sıradandı artık. Caddeleri kan boyadı, gecenin karanlığı kırmızıya kesti. Telsizden, çakallar uludu geceye. İşgalcinin, kan kokusuna durduğu o an da, bir Kürt öldü.

Kemanının her bir teline aşk işlemiş, gençliğin meşalesini taşıyordu yüreğinde. Yeniden diriliş mevsimiydi. Yüreğinde taşıdığı meşaleyi, halkıyla birlikte Newroz’a taşımak istemişti o gün. Kulağında direniş ezgileri. Binler akıyordu alanlara. Tükürseler yüzlerine, boğulacaktı nefretin tohumları. Güneş, yüreğinde ateş taşıyanlara umut aşılıyordu durmadan. Baharın mevsimine, insanın çakalı dadanmıştı. Baharın govendinin tutulacağı o gün de, bir Kürt öldü.

Kürt’ün ölümü kolaydı ya. Gençler ses vermişti bir kere, "sonu muhteşem olacaktı." Dünya ses verecekti kendilerine. Umudun aşılandığı binler, evrensel semaha durmuştu sanki. Dört bir yan işgal edilmiş, barbarlığın tarihi tekrar yazılıyordu. Alçaklığın evrensel tarihine sayfa eklendiği o günde, buzdolabı tabuta dönüşüyordu. İnsanlığın çürüdüğü o günde, bir Kürt öldü.

Kürt’ün yaşamını yazmaya çalışıyordu kalem. Karaladığı en fazla iki cümle. Kürt zamansız ölümdü. Büyümeyen çocukluk, ulaşılmayan hayal, zamanda yankılanan ağıttı mevsimi. Yeşerdiği topraklarda sürgündü. Büyüttüğü kentler, işgal edilmişti. Binlerce yıllık dili dağa taşa işlenmiş, dile yazılmıştı alfabesi.  Talan edilmiş, toprağın metrelerce altına gömülmüştü kültürü. Her toprak kazıldığında fışkırıyordu yinede, Kürt’ün bin yıllık hikayesi. Onlar yoketmeye çalıştıkça, topraktan diriliyordu tarihin en kadim olanı. "Bitirdik" diyordu aşağılıklar korosu, "bitti, yok ettik" diyor, çalıyor, çırpıyordu durmadan cellatların efendisi. Kürt bitti sanıyordu. Cellat sehpalarında, gidenler için söylemişti bir kere,"ahdımızdır, unutmayacağız" cümleleri.

Kürdistan’ın kutsal topraklarından, dağlarından bahar akıyordu, kuş sesleri nehirlere ahenk katıyordu. Kutsal topraklar yeniden diriliyor, paramparça edilmiş Kürt’ün hikayesi, dengbêjlerin sesi ile bir bütüne dönüşüyordu. Volkanların en erken sustuğu coğrafyada, bin yıldır ayak izi duruyordu işgalin. Çatlak topraklar suya hasretti, Kürt halkı bir sese. İbrahim yanarken karıncaların su taşıdığı bu coğrafyada, Dewreş savaşırken yalnız bırakılmıştı. Zamanın sürekli kendisini tekrar ettiği bir andı ve keskin bıçak gibi bir ses gökyüzünü yırtıyordu.  Tekrar eden Kürt’ün yalnızlığı, ölümü ve ölüme sessizliğinin zamanı durdu. "Ol" dedi gülümseyerek güneş. İlkbahar bulutlarının güneşe yol verdiği o an da, bir Kürt dirildi.