Kimliktir kahramanlar. Toplumun sureti düşer alnının çatına. Halkı gibi güler kahraman, halkı gibi kızar, halkı gibi titrer gözlerinin kara tanesi. Bir toplum, kahramanı gibidir. Azsa az, çoksa çoktur. Kahramanın adını taşır, erdemin tüm durakları. Ve kahramanı kadar baş eğmezdir bir halk. Kahramanı kadar cesur, kahramanı kadar özgür. Kimliktir kahraman; ad, soyad ve yetmiş iki sülale...
Bizi ait kılar kahraman. Bir şeyin parçası olduğumuzu hatırlatır. Öncemize ışık tutar, sonramıza da. Hayata tutunur böylelikle içimizdeki benlik. Hayata ait olmak yaşamanın anlamına koca bir adım attırır. Doğmak, büyümek ve ölmek denkleminden kahraman alıkoyar bizi, çekip alır. Hayatın ödeviyle tanışır nihayet 'ben'lik. 'Ben' 'biz' oluncaya dek dövülür evrenin sırrında ve hakikatin çekiciyle. 'Kimsin sen?' der sana kahraman ve adımızı ve andımızı üfler kulaklarımıza...
Bir gün büyük bir tevazu göstererek toplumun sırtlanmasıyla başlar hikaye. Tanıdık, herkes gibi... Yaşamın bildik bir adresinden, herkese aşina ve gösterişsiz davranışlarla düşer yollara. Aynı durakta durur o da, aynı taşta tökezler, aynı sudan yudumlar. Önce... Sanırsın ki ne olacağı belli belirsiz gibidir. Belki de bir hikaye demeye kuşku bırakır. Ama bir vakit eşik aranacak, sırra erilecek ve hikaye girizgahını bulacaktır.
Ve an gelir, olacak olanla yüzleşmek kaçınılmaz olur. Ki yüzleşmek, öpüp alnın orta yerine koymak gibidir bedeli. Bilgeliğin tebessümüyle şükretmektir yokluğa. O vakit yeni ve rahmani bir hayat sırta vurulur. Evrensel hayatta yeni bir çocuk gözlerini açmış; tekil ve münferit bir hayatın evrenin anlamıyla kesiştiği köşeden yeni bir yola çıkılmıştır. Artık kendi değildir o ve artık hayat değildir kendinin olan. Halkının zamanında pırıltılı bir andır artık kahraman.
Başkasının olmakla başlıyor gibi kahramanlık, toplumun olmakla yani. Toplumun olundukça toplum olunuyor ve oluşan toplum kendi kahramanının hikâyesine yürüyor istekle. Kahraman önde koşan, topluma yol açan oluyor. Toplum çekmesin diye acısını, toplum ödemesin diye bedelini öderken beklentisiz; kahraman, hayatı tüm görkemliliğiyle solukluyor. Büyük yaşanıyor yaşam, büyük atıyor yürek, büyük bedeli ve acıyı kaldırabilsin diye herhal...
Büyülüdür kahramanların dokunuşları. Tuttuğu silah, sırtını dayadığı taş, altında soluklandığı bir dut ağacı, yırtık bir kazak, bir bakış, iki çift söz, bir kızgın yüz... Neye temas etse peri tozu gibi kahramanlık tohumları serpişir hayatın üzerine. Sonra yel kaldırıyor bu tohumları, savuruyor dağlarımızın enginliklerinde; kadınıyla erkeğiyle çiğ tutmuş kirpiklerimize. Ve bu tohumun düştüğü her karış, bu tohumu taşıyan her bakış bize nasıl yaşayacağımızı söyleniyor.
Şimdi hafif bir rüzgar titretiyor karşımdaki dev resmi. Düşlüyorum. Agit arkadaşı göğüs göğse bir çarpışmanın ardından kalan, kızıl karmaşayla örtülü bir savaş meydanında, orta yerde ve dimdik ayakta düşlüyorum. Boynundaki kefyesi zaferi anlatan bir bayrak gibi titrerken doğu rüzgarıyla, o meydanı süzüyor. Kazandığı zaferden dolayı gururla dolu göğsü ama vakur duruşunu korur halde. Kazanan bir savaşçının anlam dolu bakışlarıyla... Ve tarihin kendisini izlediğini unutmadan. Savaşçının ayakta olmasının savaş meydanında dalgalanan bayrakla aynı anlamı taşıdığını bilerek.
Agit arkadaş, savaşçının ayakta durması gerektiğini anlatıyor bize. Ardına aldığı dağlar gibi... Ayaktaki savaşçı, kazanan savaşçıdır, diyor bize. Bizi eşiğe çağırıyor, Agit arkadaş; yüzleşelim istiyor, alnımızın orta yerine koyalım diye bedeli ve hikaye, bulsun diye girizgahını...
1984 yılından bu yana ayakları üstünde dimdik, zaferin nasıl kazanılacağını gösterircesine anlam ve cesaret dolu ve yeni zaferler beklercesine hazır bir kahraman koruyor bizi.
Ve dizleri üzerine çökmüş hayatların tüm küçüklükleri, onun bir fotoğraf karesine sığdırılmış o muhteşem duruşuyla bir kez daha yeniliyor.
DOÐAN ÇETİN: Komutan Agit'in fotoğrafı...