Dostumdu, arkadaşımdı, yoldaşımdı...  Doğan’ın ölüm haberini aldığımda, elim ayağıma dolaştı. Gurbette olmanın rezil sızısını bir kez daha yüreğimde hissettim.
Cenazesi yarın (bugün) kaldırılacakmış… Oysa ne kadar orada olmak isterdim. Ne kadar isterdim, sevgili dostumun mezarına bir demek kırmızı karanfil atmayı.
Aynı kuşak sosyalistlerdeniz. Belki doğum tarihlerimiz de aynıdır. Altmışlı yıllarda Ankara’nın caddelerinde yürüyüşler, mitingler yaptık birlikte.
Sonra ayrı gruplar, ayrı örgütler, ayrı cezaevleri...
Ama yüreğimiz hep birlikte çarptı. Boşverin ufak tefek ayrılıkları. Hep aynı ideal, aynı ütopya için kavga verdik.
Aynı örgütün üyeleri olmadık. Ama hep olabildiğince birlikte olduk. Yurtdışında İngiltere’de o ilticacı iken, dostuydum. Gider gelirdik birbirimize. Sonra bitip tükenmeyen toplantılar yaptık gurbette. Almanya’da, İsviçre’de, aynı masanın ardında oturup seminerler verdik.
Ama bütün bunların, bütün bunların ötesinde aile dostumuzdu. Çok genç yaşta yitirdiğim oğlum İnan’ın da çok iyi dostuydu. Biz evden gideceksek, kimseyle kalmak istemezdi civanım. Ama bir tek Doğan ağabeyine hayır demezdi. Demezdi çünkü Doğan sabırla, azimle, saatlerce İnan’ımla oturur, lego parçalarından şahaserler yaratırdı. Oğlumla birlikte olduğu zaman hep beş-altı yaşında bir çocuktu olurdu Doğan. Beş-altı yaşında inanmış bir sosyalist, herşeyden önce sevgi dolu bir insan olurdu.
Sonra ONLAR Türkiye’ye döndü. Uzun yıllar yanyana olamadık. Ben de Türkiye’ye gidip gelmeye başlayınca hemen her İstanbul’a yolum düştüğünde bir yolunu bulup birlikte olduk. Yok, canım öyle derin! Siyasi tartışmalar yapmadık. İki kadeh attık kimi zaman, kimi zaman onu hastane odasında ziyaret ettim. Ameliyattan çıkmıştı acıları vardı. Ama gözlerinin içi gülüyor şakalar yapıyordu. Kimi zaman o hasta olduğu için onun yerine onların bloğunda bir Mayıs’ta onun yerine yürüdüm.
Şart değildi tıpa tıp aynı şeyleri söylememiz, ama biz biliyorduk, çok iyi biliyorduk. Ütopyamız sapasağlam ve aynıydı. Aslında farklılıklarımız ikimizin de umurunda değildi. Biz hep birliktelikleri öne çıkararak dostluğumuzu sürdürdük.
O asık son suratlı bir sosyalist olmadı hiç. Yaşama, kavgaya hep gülerek baktı. Fırsatını yakalayınca nefis! şakalar yapardı.
Seneler sonra nihayet ben de Türkiye’ye gidebilmiştim. Karımın da, benim de ilk görmek istediğim dostlardan birisi Doğan’dı. Samatya’da etsiz yemeklerin de olduğu bir lokantada ağırladı bizi. Ben bir-iki televizyona çıkmış, biraz da medyatik! Olmuştum. Lokanta’nın garsonu “Abi yanında varsa, bir kitabını da bana imzala,” deyince; Doğan’ın söylediklerine hala gülümseyerek anımsıyorum:
“Eee Ato, meşhur olmanın dayanılmaz hafifliğini tadıyorsun işte…”
Işıklar içinde yat güzel insan, ışıklan içinde yat inanmış sosyalist kardeşim...