Bu hafta köşemi birlikte Amed Ekoloji Meclisi’nde mücadele ettiğim bir arkadaşın yazısına bırakıyorum. Çilem Akkaya son haftalarda TC ordusu tarafından sistematik şekilde yapılan orman yangınları üzerine kaleme aldığı yazıyı okumanızı tavsiye ederim:

Ve cellat dedi ki: Yaktık kül ettik ormanlarını da... Ve gülerek ekledi: İçinde hiçbir canlı kalmadı. Ey cellat, bilmez misin ki inatçıdır onlar.Yıllardır küllerinden yeniden yarattılar kendilerini. Ağaçları, doğaları da onlara benzer. Bize inat yeniden canlanırlar.

Burası Lice Hüseynik Köyü. Kürdistan’da günlerdir yakılan yıkılan yerlerden sadece biri. Başta tesadüf olarak çıktığı sanılan ormanlık alandaki yangınların çok geçmeden devlet helikopterleri tarafından başlatıldığı anlaşılıyor. ‘Helikopter her aşağı inip yükseldiğinde yangın çıkıyordu’ diyor yaşlı bir amca. Koştuk, yangını söndürmek istedik ancak güvenlik görevlileri izin vermedi. Bir süre sonra yangın o kadar arttı ki evlerimize, bahçelerimize sıçradı. Hayvanlarımızı zor dışarı attık. Önce onları güvenli bir yere bıraktık, sonra kendi imkanlarımızla yangını söndürmeye çalıştık. Kimimizin evleri yandı, kimilerimizin bağları, bahçeleri. Hayvanlar için ayırdığımız samanlardan eser kalmadı. Badem, fıstık, incir, elma, vişne, erik ağaçlarımız yandı. Elmalar dalında kurudu gitti. İçindeki bütün canlılar yok oldu.Ve ekliyor teyze: Bunlar bizden ne istedi, biz ne yaptık onlara. Neden bu kin, bu öfke. Çok mu zor barış… Ellerini havaya kaldırdı Allah’ım cezalandır dedi onları. Akıllarını başlarına getir... Hangi Müslümanlıkta var bir canlıyı yok etmek. Bizi hemen evinin yanı başında yanan bahçeye götürdü. Ölü kaplumbağa hala orada duruyordu. Biraz ibret olsun diye bırakmış, biraz da kıyamamış anavatanından koparmaya.

Şöyle göz ucuyla tepeden köye bakıldığında yer yer meşe ağaçları var. Meşe ağaçlarının boyları çok uzun değil ve o kadar sık da değil. İnsan düşünmekten alamıyor kendini. Güvenlik nedeniyle yakılmış olamaz çünkü saklanılacak kadar gür değil. Olsa olsa can acıtmak için yakılmıştır. Yoksa kızışan savaşla beraber Kürdistan’ın hemen hemen her bölgesinde ormanların ateşe verilip, sonra bu bölgelerin güvenlik bölgesi ilan edilip halkın buralara girmesinin yasaklanmasının başka ne açıklaması olabilir ki. İki yılda bir ormanlık alanlar ateşe verilirmiş buralarda. Ağaçlar biraz canlanmayagörsün. Ağaçların yaprakları veya meyveleri üstten gelen bilinmeyen madde ile kurumuş. Sıçrama sonucu yanan yerlerle helikopterlerle bırakılan ateş arasındaki fark gözle görülür bir şekilde. Görgü tanıkları, helikopterlerden sarı madde bırakıldığını ve hemen akabinde yangınların çıktığını anlatıyor. Ağaçların kuruma şekillerine bakıldığında bu sarı maddenin kimyasal bir madde olabileceği yönündeki şüphelerin arttığı görülüyor. Sıçrama sonucu yangın bazı evleri de sarmış. Bahçeleri ile beraber evler de yanmış. Yanan tüm yerlerin kalekol ve karakol çevrelerinde olması ve iki askerin mayına basması sonucu ölmesinin hemen ardından başlaması oldukça manidar. Askeriyedekiler yangını kendilerinin çıkardığını gizlemiyor. ‘İhbar aldık saldırı olacak diye, biz de güvenlik gerekçesiyle ateşe verdik’ diyorlar.


Halkın ekonomik kaynakları da yakıldı

Yakılan bağ ve bahçelerle beraber halkın ekonomik kaynakları da tükenmiş durumda. Özellikle fıstık, badem gibi epey fazla gelir getiren ağaçların neredeyse tamamı yok edilmiş durumda. Kış için hayvanlarına ayırdıkları yüzlerce ton samandan eser kalmamış. Eğer bırakılan sarı madde kimyasal bir madde ise daha yıllarca bu ağaçlar kendilerine gelemeyecek demektir. Yakılan yerlerin ortak bir özelliği ise daha önce de defalarca yakılmış, köylerin boşaltılmış olmasıdır. Halk, yeniden kendi imkanlarıyla köylerine dönmüş, evini yapmış ve bahçesini ekmiş. Şimdi yeniden göç ettirilmeye çalışılıyor bu halk. Ama kolay kolay gideceğe benzemiyor. Tarihte hep olduğu gibi Kürtlerin payına yine direnmek düşüyor.

Toprak anaçtır. Kollar, besler, çoğaltır. Sahip çıkar ona sığınanlara. Hele Kürdistan toprağı bir de inatçıdır ki şaşırtır herkesi. Ne açıklar ki başka, tarihten bu yana defalarca yakılıp yok edilmesine rağmen yeniden dirilmesini. Tesadüf değildir belki de meşe ağaçlarının çokluğu. En dirençli ağaçtır çünkü kendini hızlı bir şekilde yenileyebilen. Tarih asla bu cellatları affetmeyecek. Bir zamanlar insanları zorla yurtlarından göç ettiriyorlardı, şimdi de toprak ananın sahip çıktığı canlıları göç ettiriyorlar. Orman elbet kendini yenileyecek, belki yenilendikçe düşmanlarını affedecek  ama içinde yanıp yok olan kaplumbağa, solucan, yılan, kertenkele, akrep, geyik, evinde özgürce ötemeyen, yuvası bozulan kuşlar ne olacak. 

Sadece bu bölgede yaşayan halkların değil tüm Türkiye halklarının bu gidişe bir dur demesi lazım. Çünkü ağacın, doğanın, hayvanın milliyeti yoktur. Bir insanın yok edilmesine ne kadar dur demek gerekirse bir ağacın, bir kuşun, bir kaplumbağanın da yok edilmesine dur demek gerekiyor. Kuşların ötmediği bir köy, köy değildir. Gölgesinde oturamadığın, dalından meyvesini yiyemediğin bir ağacın olmadığı köy, köy değildir. Karadeniz’de Yeşil Yol neyse, Muğla’da yanan ormanın verdiği acı neyse Kürdistan’da yakılan ormanların verdiği acı da o olmalıdır. Bu kirli savaş hemen şimdi durmalıdır her şey için çok geç olmadan. Çünkü yangın büyür; evlere, köylere, şehirlere ve yüreklerimize ateş salana kadar büyür... Yangınları değil; ormanları büyüttüğümüz günler dileğiyle!