Günümüz koşullarında insan aklının alamayacağı ölçüde bir karmaşa ve kaos, insan zihninin derinliklerinde yaratılmak isteniyor. Doğrular yanlış, yanlışlar ise doğru diye pazarlanabildiği gibi; iyiler kötü, kötüler de iyi diye ortaya sürülebiliyor. Her şey manipüle edilebilir seviyede tutulup, gerçekler boğulabiliyor. Bunun adına ise politika diyerek işin içinden sıyrılmak en kolayı oluyor. Zerdüştlükteki gibi olay ve olguları Aşa (saflık-temizlik-düzen) noktasında ele almak aslında günümüzün en çok ihtiyaç duyulan yöntemi olarak kendisini hissettiriyor.  Doğrular, yaşam gibi ölümü, iyi ile kötüyü içinde aynı anda barındırdığı için, burada devreye “güzel” kavramı giriyor. “Güzel” olan, toplum-birey bütünlüğü, insan ve doğa birlikteliğinde en estetik biçimde yaşamsal kılmak ise, o zaman bunu iyi yapmak gerekiyor. Bu da bütünsel olarak, zaten güzel olan ahlaki ve politik toplumun kendisidir.

Doğrunun salt yürürlüğe konması, insan ruhunu ve maneviyatını zedeleyebilecek bir aşamaya gelmesi muhtemeldir. Çünkü insanların inanç-ruh-maneviyat bütünlüğü, binlerce yılın zincirlenmiş, saptırılmış, çarpıtılmış yaşam gerçekliğiyle örülmüş.  İşte tam da bu çatışmanın ortasında, geçmiş ve günümüzün komünal doğruları manipüle edilerek çarpıtılıyor.
Bu noktada, doğrular kendini en yakıcı bir biçimde hissettiriyor. Ama yöntem ve sonuca gitmedeki algılamama sorunu, doğruyu yanlış uygulama sorununu doğuruyor. Böyle olunca da, doğrunun saf halini, insan, robotlaştıran, ruhsuzlaştıran bir makine kıvamına sokabiliyor, hata yaptırabiliyor. Örneklemek gerekirse, kalp hastasının organ nakli ile iyileşmesine sevinmesi kadar doğal bir şey olamaz. Ama bu sevincini öyle yaşamalı ki, kalbini taşıdığı mevtanın ailesinde üzüntüyü derinleştirmemeli.
Kendisinin tüm yaşadıklarının bir de etkilenen diğer kesimleri olduğu unutulmamalıdır. Yani doğrular, kendi yanlışlarını içinde yaratıyor ve taşıyor. İşte bu noktada, kendi doğrularını “güzel söylemek” gerekir ki, kendini anlatabilmeli ve kavratabilmelisin. Çünkü insan kendini anlatamadığı ve kavratamadığı hiçbir alanda kabul görmediği gibi, doğrularını da yaşamsallaştıramaz. Bir filozofun dediği gibi, “sen ne kadar çok şey bilirsen bil, senin tüm bilgin, karşındakinin seni anladığı kadardır.”
Bu sebeple, “güzel söyle”mek, işin oluş-gelişim ve sonucunun nasıl olacağını kavratırken, yeni mağduriyet, küskünlük, yıpranma ve yaraları deşme gibi hatalara düşmemeli. Aksine didişmeden, bireysel egolardan ve çıkmaz sokaklardan uzak durulmalı ve birlik içinde farklılığın ne olduğu kavratılarak toplumsal özün bu temelde barış içinde korunabileceği “güzel söyle”nmelidir. Güzel söylemek, günümüz popüler siyasetin algıladığı dilde; “nabza göre şerbet vermek” değil aksine, doğruları hayata geçirmenin zeminini hazırlamaktır. Diyalektiksel gelişimin temelinde de bu vardır.
Mesela, cins ayrımcılığını önlemek salt üstten yapılacak yasalarla çözülemeyip, bunun zihinsel altyapısını ve mekansal zeminini gerektiriyorsa, toplumsal ihtiyaçların çözümlenip çareye kavuşması da bilinçli, iradeli, sabırlı, kararlı görev insanlarının “iyi yap”masına ihtiyaç duyar. Burada toplumsal psikolojinin hazırlanması (zihinsel), mekan (yasal) koşullarının oluşturulması ve zaman olgusunun yaratabileceği iyi ve kötü etkileri belirleyip (bilinç-irade-görev anlayışı-sabır devreye girer) sonuç alıcı hamleleri pratikleştirerek (iyi yapmak) toplumsal sorunlara köklü çözümler getirilebilir.
Sonuç olarak, doğru düşünmek-güzel söylemek- iyi yapmak, doğa-toplum-insan ilişkisinin ahlaki-politik toplum pratikleşmesindeki yansımadır. Adına “çözüm süreci”,“barış süreci” denen dönemin temel amacı, stratejik bir dönüşüm yapmak ise, bunun yürütücüleri gökten inmeyecek. Elbette her şey güllük-gülistanlık değil de cehennemlik bir hale de gelebilir. Bunun da bilincinde olarak, “en iyisi için mücadele etmeli ve en kötüsüne de hazırlıklı olmalıyız!” Barış, umarım her zamankinden daha yakın bir ufukta, güneş gibi özgürlüğe doğar.


Kırıklar 2 Nolu F Tipi Cezaevi