
Üçüncü Dünya Savaşı’nın tam ortasındayız. Bu savaşın merkezi Ortadoğu’dur, Ortadoğu’nun merkezinde ise Kürdistan bulunuyor. Bunun için bu coğrafyada yaşayanlar III. Dünya Savaşı’nın özeliklerini daha doğrusu karakterini iyi ve doğru okumak zorundadırlar. Aksi taktirde nerede, nasıl ve kimler tarafından çarpılacaklarını bile fark etmeden alaşağı olmaları işten bile değildir.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşları hiç şüphe yok ki son tahlilde dünyaya düzen verme, -ki buna ustalar paylaşım savaşları demişlerdi. Birinci Dünya Savaşı’yla dünya yeniden paylaşıldı, birilerine çok birilerine ise paydan az düştü. Kürtler yok sayılırken, Ermeniler, Asuri-Süryani-Keldaniler kırımdan geçirildiler. Ardından ise Kürt kırımı gerçekleştirildi. İkinci Paylaşım Savaşı’nda ise paylarına az düştüğünü düşünenler bu dengeyi yeniden kurmaya -daha doğrusu kaybettikleri pastadan pay almak için,- yeniden bir savaşa giriştiler. Ve paylaşım savaşıyla birlikte dünya esasta ikiye ancak pratikte ise kimine göre üçe bölündü. NATO, Varşova ve Üçüncü Dünya Ülkeleri ya da Bloksuzlar. Dile getirildiği gibi esasta iki bloklu bir dünya oluştu. Bu blokların içerisinde yerini alan herhangi bir devlet yer aldığı bloka dayanarak kendisini diğer bloka karşı korumaya çalıştı. Devlet dışı olan yapılar, sömürge haline getirilen halklar mücadele ederlerken bir şekilde hep bu bloklara çarptıkları için, sömürgeci ve işgalci güçlere karşı neredeyse illegal hale getirildiler. Kimi zaman ise terörist olmakla itham edildiler. Özcesi, devletsiz yapılar böylesine bloklu bir dünyada çok mu ama çok çektiler.
1990’lara geldiğimizde iki bloklu dünya yıkıldı. Batı dünyası sonsuz zaferini kendisini kandırarak ilan etti. Henüz 1990’ların başında Kürt Halk Önderliği blokların yıkılışının halkların prangalardan kurtuluşu olduğunu söylemiş, özelde de sosyalistlerin bundan sonra daha sağlıklı bir rotada reel sosyalizmin yıkılışıyla ilerleyeceklerini ise henüz o zaman söylemiştir.
Şimdi ise bizler 2003 yılı itibariyle III. Dünya Savaşı’nı yaşıyoruz. 15 yıldır süren bu savaşta blokların olmayışının halklara neler getirdiğini yaşadıklarımızla görüyoruz.
Bir kere devlet dışı yapılar var olan bu ortamda kendilerini daha rahat ifade edebilmektedirler. Daha rahat ilişki kurabilmekte, herkes ile istedikleri gibi ittifak geliştirebilmektedirler. Hatta öyle ki bu ortamda devletsiz olmak, devlet dışı olmak daha büyük avantajlar sağlayarak müthiş bir hareket serbestisi vermektedir. Bu ise devletsiz yapılara özelde de Kürtlere, Kürtlerle birlikte Kürdistan halklarına şimdiden müthiş kazandırmaktadır. Yok sayılarak inkar edilenler bu ortamda mücadeleleriyle kendilerini daha iyi tanıtabilmekte ve de kendilerini kabul ettirerek en aktif aktörler haline bile gelebilmektedirler.
Bloksuz dünya bu durumu sağlatan temel bir yön olurken diğer yön ise III. Paylaşım Savaşı’nın karakteriyle bağlantılıdır. III. Dünya Savaşı esasta Kürt Halk Önderliği’nin ifade ettiği gibi bir kaos durumudur. Dikkat edersek küresel güçler Ortadoğu’yu daha fazla kar sağlamak daha fazla kazanmak için yeniden dizayn etmek istiyorlar. Ortadoğu’nun katı ulus devlet yapıları sermayenin daha rahat dolaşımı önünde engel oldukları gibi buradaki enerji rezervlerinden de yararlanarak ekonomilerini yeniden sağlama almaya çalışıyorlar. Bu ise doğası gereği savaş demektir.
İkinci bir seçenek ise bu dizayna karşı duran ulus devlet ve sömürgeci yapılardır. Bir şekilde Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşı’yla ortaya çıkan durumu bir şekilde koruyarak kendilerini yaşatmak istiyorlar. Bunun için her türlü yeniliğe kapalı oldukları gibi oldukça sert yol ve yöntemlerle her türlü yeni düşünceyi ve oluşumu ezmeye çalışıyorlar.
Üçüncü bir seçenek ise halkların seçeneğidir. Yok sayılmış, inkar edilmiş, katliamdan geçirilmiş olanların mücadelesidir. Bu mücadelenin başını Kürtler çekse de, aşiretler, kadınlar, inanç grupları, etnisiteler gibi yapıları bu kategori de ele alırken esasta demokratik ulus temelinde kendilerini hissettirmek isteyen yapılardır.
Dikkatle bakıldığında bu üç yapı arasında kıyasıya bir mücadele şimdiden sürmektedir. Kimin galebe çalacağı bilinmemektedir. Bu kaotik mücadele süreci Kürt Halk Önderliği’ne göre 20 ile 25 yıl sürecektir. Şimdiden 15 yılını dolduran bu mücadele tüm hızıyla sürerken daha da süreceğe benzemektedir.
Kaos doğası gereği çalkantılı, inişli çıkışlı bir süreci ifade etmektedir. Bir dokunuşun birçok sonuca yol açacağı bir gerçekliği ifade etmektedir. Kelebek etkisi diye dile getirilen gerçeklik esasta kaos anlarda vuku bulan bir gerçekliktir. Bu bağlamda bizler tam bir kaos ortamından geçiyoruz. Kaos ortamlarında mücadele kesintisizdir. Serttir. Karmaşıktır. Mahir Çayan’ın deyimiyle engebelidir, sarptır. Böylesine bir ortamda herkes bir şekilde herkes ile ilişkilidir. İlişki-çelişki diyalektiği tam devrededir. Ani gelişmeler hep mümkündür. Beklenmedik adımlar da mümkündür.
Örneğin en son Katar olayını bu temelde ele alıp değerlendirmek öğretici olabilir. Erdoğan Sünni blokun halifeliğine oynarken, bir hamle ile Sünni blokun hedefi haline getirilmiştir. Kaos işte budur. Ve Erdoğan’ın başına nelerin geleceği ise halen kestirilememektedir. Benzer bir durum Katar için geçerlidir. Ortadoğu’nun bir oyun kurucusu olduğunu düşünürken birden bir gecede, ansızın tam hedef tahtasına oturtulmuştur.
Ya da Rakka’da QSD güçleri DAİŞ’i kuşatıp Suriye’de stratejik bir rol oynamak isterlerken bir Suriye uçağının düşürülmesiyle Suriye, Türkiye, çeteler tabi Rusya’nın ve belki de ABD’nin gizli desteğiyle Efrîn kuşatılmaya alınmıştır.
İşte kaos tam da budur. Kaos hamleler savaşıyla yürümektedir. Karakteri budur. O zaman bu kaos sürecinin karakterini öncelikli olarak devlet dışı yapılar daha iyi okuyarak, erkenden müthiş zihin yorma ve patlatmalarla olabilecekleri, olasılıkları iyi hesaplayarak tedbir almaları daha doğrusu zamanında ortaya çıkan fırsatları müthiş hamlelerle sağlamaları gerekmektedir.
Dikkat edersek eğer Kürtler zamanında Efrîn Kantonu’nu Kobanê ile birleştirselerdi şimdi yaşanmakta olan tehlike ile karşı karşıya kalmayacak hatta Cerablus’u da Kuzey Suriye Federasyonu’na katarak TC’nin işgalini de önlemiş olacaklardı. Ne var ki zamanında Üçüncü Dünya Savaşı’nın karakterine denk bir örgütlülük, eylemlilik içerisinde olunmadığı için devletli yapılar yıkılacaklarını gördükleri için Cerablus gibi bir yere hamle yaparak ömürlerini uzatmışlardır.
Sözü uzatmadan belirtelim ki, dönüşümü halklar lehine sağlamak isteyen devlet dışı yapılar eğer yaşanan bu kaos ortamında başarılı bir şekilde çıkmak istiyorlar ise, bu kaos sürecinin karakterini iyi bilerek, sürekli hamleler temelinde bir mücadele dinamiği içerisinde olmaları gerektiği gibi, demokrasiye duyarlı olabilecek tüm çevreleri de harekete geçirerek tam da devrim anlarında gerekli olan bir mücadelenin sahibi olmaları şarttır.
Evet, dönemin dili sürekli hamleler temelinde bir mücadele dinamiği olduğuna göre, hamleci olma zamanıdır.