Hicri İzgören’in yazıları çok hoşuma gider. Onları bir kez yazı olarak, bir kez felsefe dersleri olarak, bir kez de sanat kuramları olarak okumak gerekir. Yazısının resmini çizseniz, insan çıkar ortaya. Sihirlidir onun çizdiği insan resmi; çünkü kim bakarsa o resme, kendini görür. Ve derki kendi derisinin altından, "insan herkes ise, ben insan isem, ben herkes isem, herkes ben ise"… Ötekinin içinde, ötekiyle birlikte yok olur.
Boş verin, okumaya değmez yukarıdaki satırlar. Yazarı da pek bir şey anlamadı kendi yazdığından, siz nereden anlayacaksınız ki? Ne çözebildik çağımızın kodlarını, ne kurabildik geleneğimizle bağını, ne kırabildik düşüncelerimiz üzerimizdeki etkisini. Tersine, o kodlara teslim olduk bilinçsizce, o kodlarla kurguluyoruz çoğu zaman yaşamı, o kodların ürettiği acıları yaşıyoruz, kurtulmak için tekrar o kodlara sarılıyoruz.
Ve bu kısır döngünün ağrılarını sürekli olarak yaşarken, "değişim” çığlığımızı o kodlarla formüle ederek yükseltiyoruz. Örneğin, "Hepimiz insanız, bu kavga neden?” gibi hileli sözlerle, insanı soyutlayarak kurtuluyoruz haklar açısından farklılaştırılmış insanlığın önümüze koyduğu sorunları çözme sorumluluğundan.
***
15 Kasım'daki yazısında şöyle diyordu filozof yüzlü adam, Hicri: "Vicdan aynı zamanda insanın içinde duyumsadığı bir ilahi fısıldayıştır. Karınca öyküsündeki gibi safını ve tarafını belli etmektir. Bu zulmü bitirmek, bu ateşi söndürme adına bir damla su da olsa, taşıma zamanıdır. Vicdan tarafında olduğumuzu gösterme zamanıdır.” Yüreğimle katılıyorum bu çağrıya.
Oysa günümüz "aydın” düşüncesi, zamanı "bugün” olarak ele alıp, sadece "yarar-zarar” kodları” üzerinden düşünmeye devam ediyor. Böylesi bir düşünce, ne otuz yılı aşkın zamandır süren savaşı, ne bu gün binlere ulaşmış olan açlık grevini, ne bu savaşın devamı ya da grevlerin sonrasında çıkabilecek olumsuz sonuçların etkisiyle doğabilecek yüz yıllık büyük yıkımı anlayabilir. Bu nedenle gelecek tahlilleri, salt mali kayıplar gibi ele alınıp zarar ziyan tazminlerinin parasal bedelleriyle konuşulmaktadır.
***
Ne güzel öyküdür o, İbrahim’e yakılan ateşi ağzındaki damla suyla söndürmeye giden karıncanın öyküsü. Ya da, "varamasam da uğruna ölürüm ya” diyerek Hacca gitmeye kalkan topal karıncanın direniş kararlılığı.
Tanrıların ateşini-ışığını çalmak için göze almış ağır acıları Prometheus, erişilmez- dayanılmaz demeden. Işık aydınlatmış insanı, Prometheus’un emeğiyle. Kendine vaat edilen ayrıcalıkları reddetmiş zincirlenmiş, vicdanının yanında yer almış, çıkar gözetmeden.
Akıl kendini de aldatmaya muktedirdir. Bu nedenle söylenmiştir Anadolu’da "yiğidin iyisi biraz delidir” sözü. 12 Mart 70’de yargılanırken, eli kanlı mahkeme başkanı general Ali Elverdi’nin, bir eyleme ilişkin "bunu yapmayı nasıl göze alabildiniz?” sorusuna bir yoldaşın verdiği yanıt çın çın öter kulaklarımda bugün bile: "Devrimcinin eyleminde akıl aranmaz!”
Sadece sistem basınının dalga geçmesi değil, bizlerin de tepkisini çeken sözleri, yüzü karartılmış bir tarih içinden çekip koparmış Hicri ve güncellemiş açlık grevleriyle bütünleştirerek o yoldaşın düşüncesini yazısının başlığında: "Vicdanın yanında yer almak gerekir.”
***
Dünya’da da Türkiye’de de açlar çoğunluktadır. Dünya’da da Türkiye’de de toplumun en üst yüzde yirmisi ülke gelirinin yarısından çok fazlasını cep eder. Açlar çoğunluktadır toklar yönetimdedir.
Ama… Tokları sırtlarında taşıyan da, yönetimde tutan da açlardır. Yaşadığımız süreçte bir eleştiri konusu olmasa da önemli bir araştırma konusu değil midir bu konu?
 Ne hale geldik? Türkiye’de binlerce insan caza evlerinde açlık grevinde, açların barış özgürlük ve demokrasi mücadelesini sürdürmeye çalışıyor ve açların büyük çoğunluğu barakalarında bakanlarıyla birlikte sadece bakıyor.
***
"İktidarı ele aldığı her yerde burjuvazi, feodal, ataerkil, duygusal ilişki olarak her ne varsa hepsine son verdi” diyordu Marx ve Engels Komünist Manifesto’da. Dünya tarihini yüklediği o kocaman paragrafları kısaltarak devam edersek: "-Burjuvazi - İnsanı doğal efendileri'ne tutsak eden karmaşık feodal bağları hiç acımadan kopardı ve insanla insan arasında çıplak özçıkar ve katı peşin ödeme'den başka bir bağ bırakmadı” diyerek sürdürüyor yazısını.
Moderniteyi sosyalizm olarak yorumlamanın cezası, feodaliteye karşı çıkışı burjuvazinin yanında olmakla anlamlandıran bir duruş oldu ülkemiz topraklarında. Oysa aktarılan alıntının önü olduğu kadar arkası da bizim öykümüz idi. Manifesto, burjuvazinin feodalite içerisinde yıktığı şövalyelik ruhunun insanlığa yeniden kazandırılması için kaleme alınmış bir başkaldırının ilanıydı açıkça. Belki de şövalyelik ruhu ile birlikte mahkum edilen insana özgü "duygusallığı” "bencil hesabın buzlu sularında” boğulmaktan kurtarma girişimi idi Manifesto.
İnsan, şövalyelik ruhunu kaybettiği andan itibaren öldü. 
Yani modern toplumun yel değirmenlerine karşı Donkişot direnişini gösteremediği andan itibaren ölüme yattı, çürümeye başladı insanlık.