Zira kendi toplulukları dışındaki her şey tehdit unsuru olduğundan kapalı yapıda kalmaları kaçınılmazdı. Avcı ve toplayıcı topluluklar ekosistemdeki tikel türlerin belki yok olmasına varan düzeyde etkinlikte olsalar da, bir başına biyolojik çeşitliliğe zarar verecek donanıma sahip değildir. Holosen Çağı Neolitik Devrimi doğurdu.
Tarım ve hayvanların evcilleştirilmesi sürecine geldi. Tarım demek yerleşik yaşama geçmek demekti. İlk kez taneli bitkilerin ekimiyle üretim gerçekleşmiş oluyordu. Tarım, kültürel gelişimin başka alanlara yayılmasını getirirken dilsel çeşitliliğin türdeşleşmesine de yol açıyordu. Tarım yayıldıkça dil aileleri de oluşuma gidiyordu. Üst Paleolitiğin dil çeşitliliği hızla azalmıştı. Bir potada türdeşleşmeye evrilen dillerin yanısıra ekolojik sorunlar da arzı endam eylemişti. Göle dökülen ilk damlalardı. Etkisi fark edilmekten uzaktı. Gölü sele dönüştürecek süreçler de gelecekti. Evet, günümüz endüstriyalizmle kıyas kabul olmasa da ekosistemlerin tahribinin başlangıcı Neolitiğe dayanır. Yerleşik yaşama geçen insan çevresinde çöp-artık sorununu doğurdu. Beslenme alışkanlığının değişmesi, evcilleştirilen hayvanlardan geçen hastalıklar, Neolitik insanın Üst Paleolitik insanından boy ve ömür açısından kısalmayı getirmişti. Mevcut dezavantajı doğurganlığı arttırarak aşmaya çalıştı. Fakat ekosisteme müdahale, biyolojik çeşitliliğin arpa, buğday ve pirinç gibi taneli bitkilerin lehine değişmesine yol açtı. İnsan etkinliğinin doğaya müdahalesi dengeleri sarstı.
Ekosistemin insan eliyle zarar görmesi süreci, aynı zamanda dil çeşitliliğinin de azalmasına sebebiyet verdi. Tarımın kültürel yayılımıyla dil aileleri kristalleşmeye gitmişti. Dil aileleri onlarca dilleri barındırır hale gelecekti. Başlangıçtaki ekolojiye müdahale farklı kültürel yayılmayı getirirken dil çeşitliliğini de azaltmıştı. Bu olumsuz gidişata rağmen kendini yeniden üreten dil çeşitliliği olmuştu. Doğanın tahribatı damlalarla birikecekti. Keza sınıflı devletçi sistemlerle talan kıyım ve katliamda engel tanımayacaktı.
Ekolojik ve dilsel sorunların baş aşağı gidişata doğru evrilmesi beş yüz yıllık bir sürece tekabül eder. Halen 5000-6700 arasında farklı dil konuşulduğu tahmin edilmekte. 500 yıllık süreç içerisinde bu sayıdan hayli fazla dilin yok olduğu savunulmakta. Dilleri maktul düşüren kapitalizmdir! Maktul düşen dillerin dünya ölçeğindeki toptan ekosistemlerin çöküşe gitmesiyle paralellik arz eder. Zira kolonyal saldırganlık girdiği her mekanı kurutur. Geriye posaya dönmüşlük kalır. Ekosistemi de, dilleri de yok eden bir nevi radyoaktif sızıntı olan kötülük odakları mütemadiyen kirlilik yayar. Özellikle endüstriyalizmin yol açtığı tahribatlar toplumsal-ekolojik trajediyi derinleştirip, jeolojik aktörlüğün Antroposen Çağı’nı başlattı. Kapitalist modernite Antroposen çağını doğururken doğayı-çevreyi ve toplum yapısını kaosa sürükledi. Bio-iktidarın azami kar ve sermaye birikimi canlı-cansız doğayı farklı mecralara taşırması küresel facialara yol açtı.
Dış tehditlerle geleneksel örüntüler değişime zorlanırken akabinde dillerin yitimini tetikler. Kanıksanmamalıdır. Çünkü insan zihniyetinin evrimine de zarar veren bir durum açığa çıkar. Dilsel çeşitliliğinin hızla tükenmesi düşünüş biçimlerinin de tekilleşmeye doğru gitmesine sebebiyet vermekte, ki bu da bilgeliğin cevherine ulaşan damarların tıkanmasını doğurur. Nadir bir tür nasıl ekosistemin tutsağıysa; dil de toplumsal ve coğrafi sınırlarının tutsağıdır. Müdahaleyle ikisi de yok edilmenin trendinde uçuruma sürüklenir. Hal böyle olunca yaşamsal mekanlarının kontrollerini sömürgecilere kaptıran toplumsal yapılar, direkt kültür ve dil alanlarını da savunmasız bırakır. Böylesi dramlardır ki dilleri yeryüzünden siler.
Dil değişimlerinin arka planında çevresel, ekonomik ve politik nedenleri olabilecek bir toplumsal alt üst vardır. Buna varan süreç için 19. yüzyıldaki tabloya bakmak lazım. Bu yüzyılda Avrupa ulus-devletleri, homojenleşmeyi dayatarak tek resmi dil söylemini yaşamsallaştırmaya yöneldiler. İyi bir şeymişçesine devletin ulusu ilkesiyle paralel işleyen tek dilleşme dünyanın geri kalanına ihraç edildi.
"Resmi Dil" kavramı nefessiz bırakılan toplumların trajedisine işaret eder. Bugün dünyadaki çatışmaların sebebini irdelediğimizde ihraç edilen musibetin ne menem bir şey olduğu belli olur. İstatistik bilgilere göre yerküredeki çatışma ve savaşların yüzde seksenine yakını ulus-devletlerle azınlık konusundaki topluluk-halklar arasında yapılmaktadır.
Ulus-devlet formu ekosistemleri tahrip ederken farklı dil ve kültürlere tahammülsüzlüğü neticesi durmadan kötülük pompalar. Kapitalist modernitenin saç ayaklarından olan ulus-devletin yanısıra kapitalist kar hırsıyla gasp ve talan körüklenirken, endüstriyalizmle de küresel ölçekte seyreden facialarla ölümün kıyısına dek gelinmiştir. Antroposen çağı tam da açığa çıkarılan tabloya denk gelmekte.
Dokunduğu her şeyi yok etmekte eline su döken çıkmaz. Bu yüzden kapitalist modernitenin dokunmadığı veya geç ulaştığı alanlarda dil çeşitliliği de hayli fazladır. Dünyadaki tüm dillerin üçte ikisine tekabül eden dil çeşitliliği alanları böyle korunabilmişti. Halen büyük tehdit altında olsa da Yengeç ve Oğlak Dönenceleri arasındaki bölgeler nasıl ki en zengin biyolojik çeşitliliği barındırıyorsa, üçte ikilik oranıyla zengin dil çeşitliliğini de barındırmakta. Ekosistemlerle paralellik taşıyan dil olgusu önem arz ediyor. Ekosistemler tahrip edildikçe dilleri de yok olur.
Kapitalist modernite bu yüzden ekolojik yıkımı doğurarak dilleri türdeşleşmeye zorladı. Büyük tehdit sürse de dönenceler arasındaki dil ve ekolojik zenginliğin bir arada seyrettiğine işaret eden tabloyu gözlemlemek önemlidir. Mevcut koşullarda Dönencelerdeki yağmur ormanlarında yaşayan topluluklar dünya dillerinin çoğunluğunu oluştururken türlerin de yüzde 50-90’ına yuva sağlar. Modern Leviathan’ın saldırılarıyla biyoloji ve dinsel çeşitlilik tehdit altında! Her ikisinin de yediği yok. Aynı kaderi taşıdıkları idrak edilmeli ki sorunların çözümünde bütünsel bakış geliştirilebilsin.
Dönenceler arasındaki dil çeşitliliği de tıpkı ekosistemi gibi tehdit altında eksilmeye devam etmekte. Sömürgeciliğin günümüzdeki düzeyi küreselleşme zihniyetine tekabül etmekte. Girilmemiş alan bırakmamacasına küresel soygun ağını geliştirmeye çalışan Dünya Sistemi aktörleri kanserojen yayılımla doğal ve toplumsal dokuları paramparça etmekte beis duymuyor. Dönencelerdeki toplumsal yapılar Dünya Sistemi karşısında çoğu yoksul ülkelerden teşkil ettiğinden korunmasızdırlar. Yer altı ve yer üstü zenginliklerinin gaspı rutine binmiş vaziyette.Dolayısıyla dil ve kültürler egemenlerin lehinde hızla kaybolmakta. İngilizce gibi dillerin toplumlar arasında başat hale gelme süreci de az değil. Ne yazık, küresel ölçekte her dil İngilizce karşısında azınlık dillerine dönüşmekte. Hal böyle olduğundan kapsamlı tedbirlerin geliştirilmesi ve yaşamsallaştırılması elzemdir. Dilsel ve kültürel çeşitliliğin muhafaza edilmesinin dayanağı politik, coğrafi ve ekonomik etmenleri içeren çok yönlü uygulamalar yürürlüğe konulmalıdır. Tüm bunlar bir dil ekolojisinin parçası olarak konumlandırılmaya kavuşturularak, dili geniş doğal çevrenin bileşeni sayan bir yaklaşımla düşünmek gerekir.
İnsan topluluklarının doğayla iç içe yaşamları tahrip edildi mi, zincirleme facialar oluşur. Toplumsal gerçekliğinden kopartılan insan rüzgarda savrulan kuru yaprağa benzer. Ekosistemin bir parçası olduğunun ayırdında olup çevre ile uyum sağlayan insanlarda dil korunması da olumlu seyir izler.
Dil ve çevrenin korunmasını genel bir eylemselliğin parçası olarak ele almakta fayda var. Kapitalist modernitenin saldırganlığına ve alternatifini yaratarak karşı gelmek önemli. Toplumlar, özgürce yaşadıkları bir coğrafyada sürdürülebilir ekonomik kaynaklara haiz olduğunda dillerin öldürülmesi de ortadan kalkar. Dünyayı nefessizliğe mahkum eden kapitalist illete yönelik disiplinlerin bir başına hareket etmesi umut yolunda yem olmayı getirir.
Greepeace, Doğa Dernekleri, yeşiller vb. örgütlenmelerin gündemi salt doğanın tahrip edilmesine karşı reaksiyon geliştirirken dil olgusu çerçevesinde yaşanan trajediye bigane kalabilmekteler. Keza dilbilimciler, dil felsefecileri de, dillerin yok sayılması önündeki engellere karşı verilen tepkileri yetersiz kalmakta. Ekoloji ve dil disiplinlerinin ortak kaderi taşıdığını yükseliş ve düşüş grafiğinin çakışmasında gözlemleyebiliriz. Kapitalist modernite birçok değeri lop ettiği gibi dilleri öldürüp, ekosistemleri geri dönüşsüz mecralara sürükler.
Bunu alt etmek için olay ve olguları tikel ve ayrıksı ele almanın ötesinde birbiriyle ilintili, kesişim noktalarının olduğunu tasavvur ederek her şeyin etkileşim içerisinde olduğu hakikatiyle biyolojik çeşitlilik ve dil çeşitliliğini bir kez daha düşünelim. Her eksiliş doğa ve toplumsal doğanın aleyhine işler. Çölleşmeye karşı dillerin ölümüne-öldürülmesine engel olalım. Zira diller insanlığın cevheridir. İnsan da ekosistemiyle yaşar kılınır.
* Diyarbakır D Tipi Cezaevi
DR. AYHAN KAVAK: Dil ve ekoloji bağıntısı