Diğer bir haber de; Avrupa’nın bir şehrinde bir sincabın diğer bir sincabın ölüsünü 3-4 kargadan korumak için verdiği mücadeleydi. Kargalar her hücum ettiğinde sincap, arkadaşının etrafında dönüp durarak, zaman zaman kuşlara yönelerek kaçırtmaya çalışıyordu.

Gerçekten hangi yaklaşım akıllıca? Koruma, yaşam değerlerine sahip çıkma ile aklın bağlantısı nedir? Akıl denen şey, çıkarı, bireysel kurtuluşu mu esas alır? Doğruyu, yanlışı, iyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini ayrıştırması gerekmez mi? Bunu ayrıştırırken bencilce, çıkarları doğrultusunda mı hareket eder? Bencil çıkarlar, anlık ve doğa-toplum gerçekliğinden kopuk duygu, güdü ve alışkanlıkların ürünü değil mi? Hakikatten kopuk bir istem ve alışkanlıklardaki akıl, ne kadar gerçek ve nitelikli bir akıldır? Bir hayvanda da akıl olabilir mi? 

Evet, her istem; yani her duygu, her duyarganın fonksiyonunda bilgi sözkonusudur. Olan bilgisi çerçevesinde bir yaklaşım ve duruş insanda gerçekleşir. Fakat bu bilgi çok yüzeysel ve gerçeklikten kopuksa, buna akıl denmez. Akıl, gerçekliğin rafine olmuş bilgi derinliğidir. Bu, ister bilinçte olsun ister duygu ve duygularımızdaki bilincimiz dışında olan bilgi olsun, hepsi akıl diye nitelendirilebilir. Bu bağlamda bir hayvanda da her iki türlü akıl (bilinç ve bilinçdışı) düzeyi bulunabilir.  Bu anlamda sincabın sergilediği davranış, sahip olduğu duygu ve duyular, kimi insanlara göre daha çok akıllıcadır; yani bilgi derinliğine sahiptir. Bir gazete haberinde şempazelerin ölüm bilincine sahip oldukları yönünde gelişmeler gözlendiğini okumuştum. Şempazelerin bir üyelerinin ağır hastalık durumunda onu yalnız bırakmadıkları, ona o süreçte iyi baktıkları, bit ve pirelerini daha çok temizledikleri, daha çok içten davranışlar sergiledikleri, hatta ölümünden sonra yavrusuyla yalnız bırakıldığı, yavrunun ölünün üzerinde günlerce beklediği gözlenmiştir.

Burada teorik bir bilinç yok ama pratik bir bilinçten bahsedilebilir. Ya da bilinçdışı aklın varlığından bahsedilebilir. Bilinç; şuurlu olma halidir. Düşünerek veya düşünmeyerek istemleri yerine getirme, duygu ve duyargaların faal halidir. Yani bireyin fonksiyonlarının (düşünerek-düşünmeyerek) organları, bedeni hareket ettirmesi, haberdar olmasıdır. Yani beden ile beyin arasındaki irtibat halidir. Bilinçlilik hali, beden ile dış dünyanın korelasyon (uyum) içinde olmasıdır. 

Bilinç dışı durum ise beden ve beyinden kopuk gerçekleşen durumlardır. Bilinci yitik bir insanın tıbbi olarak tüm beyin ve beden fonksiyonları durmuştur, yürek ve akciğer organı dışında. Bunlar, dolaşım ve solunumun en ilkel ve ilk temel fonksiyonlardır.  Zihinsel olarak bilinç dışılık, farkında olmadan kendiliğinden gerçekleşen davranış ve tutumlardır. Buna bilinçsizlik de denir. Psikolojik açıdan da rüya, hisler (altıncı his) trans hali vs. bilinç dışı durumlardır. Zaman ve mekandan ayrı gelişir. Gelecekte olacakların kendini sezgilerle bilince vurması gibi... Bilinçdışı denen hususlar, genelde akıldışı kabul edilir ya da anlaşılır. Aslında bilinçdışı gelişme, olay ve durumlarda evren; doğa, toplum, hayvan ve bitki aklının bir etkisi sonucu gelişen kendiliğinden hali değil mi? 

Aslında şempaze de, sincap da o “insan”lardan daha akıllıdır. Zihnimizde akıl, çıkarla özdeşleşmiş. Oysa akıl, ortak korelasyon (uyum), yaratım, gerçeğe bağlılıktır. Hayvanın teorik (analitik) düşüncesi yoktur, fakat duygu, güdü, düşüncesi, zekası çok zayıf da olsa vardır. Bunların rafine özü, akıl sayılır. Zekanın içinde; yani günlük, anlık bilinç ve davranış, dürtü, tepkinin içinde öz olarak akıl da vardır. Akıl bir anlamda zekanın çekirdeğini teşkil eder. 

Teorik/pratik akıl, öznel/nesnel akıl, analitik/duygusal akıl ayrımlarını nasıl izahata kavuşturmalıyız? Bu ayrımlar doğru mudur? Eksik midir? Her duygunun aklı yok mu? Temel duygular olan öfke, acıma, sevgi, utanma –bunlar motor duygulardır- bireyde kendini var edip büyümeye yaşamı yönetmeye, sürdürmeye çalışır. Acaba hakikate giden patikalardan bir tanesi de duygulardaki toplumsal akıl olmasın mı? Ya da hakikatsizliğe götüren duygulardaki bencil biyolojik akıl mı? 

Kimi insanlar hep öfkeyle hareket ederler, her şeyde bir kusur bulurlar. Kimi insanlar da hep sevgiyi, hizmeti esas alır, fedakarlıkta bulunur, emek sarfeder. Kimi insanlar ise acımayla bakar her şeye. Haksızlık-haklılık, ezen-ezilen çerçevesinde yaklaşır. Kimi bireyin analitik aklı, duygularının hizmetine koşar. Şayet duygu sapmada ise ve de zihne egemen ise, o duygunun elinde analitik akıl artık bir alet durumundadır. Eğer basit duygular ve istemler çok güçlenmişse, o zaman tüm bilinç dünyasına zapt eder, kontrolü ele geçirir. O durumda “akıl” da devre dışı kalır; yani akıl tutulması yaşanır. Oysa o dönemde analitik akıl, o duygu tarafından kullanılır. Her şey (yanlış, çirkin, kötü) aklileştirilir. 

“Gürültü” filminde kahraman, gürültüden; özellikle alarm, siren sesinden çok muzdariptir. Kendini tutamaz. Öfkesi-tepkisi bu saldırıya; gürültünün ruha verdiği tahribata karşı korunmak için, onu saldırıya geçirir. O duygu, kendini ifade etmek için bir mecra arar. Mecrasını bulduğu zaman kendisini sergiler. Bu durumda yaşamak denen olgu, kendini ifadeye kavuşturmak mıdır? Kahraman, sonunda ruhunu kirden, gürültüden korumanın refleksi olan öfke enerjisini örgütleme yoluna gider. Doğayı, toplumu koruma hedefi olan öfkeyi (kendiliğindenliği-aklı) siyaset yoluyla deşarj etmesini sağlar. Topluma sesini duyurmaya çalışır. Artık öfke, aklın denetimine konmuştur. Bu analitik akıldır. Artık bilinç dışı etki-tepki refleksine geçmenin önünü alır. 

Duyguların kendini ifade edememesine ve hatta akıl tutulmasına yol açan öfkeler çoktur. İstemlerin egemen basmasıyla insanın ne yapmak istediğinin farkında olmaması, istediklerini yapamaması veya kendisince doğru, iyi, güzel olmayan bir şeyi; örneğin sigara içmekten kendini alıkoyamaması, duygu dünyasının yönetilemeyişidir, kontrolsüzlüğüdür. Aslında bundan ziyade neyin nasıl döndüğünü bilememesinden kaynaklıdır. Burda anlık, genel tüm akıl dünyasının zaptı sözkonusudur. Egemen bir duygu, bireyi bilinçdışı alana çekerek yürütür. 

Duygu, kendini sadece bireyde örgütlemesiyle sınırlı tutmaz. Çevresindeki insanlarda da kendisini örgütlemeye ve böylece bir gruba dönüşmeye çalışır. Sonuçta ortaya örgütlü bir güç olarak çıkar. Diğer insanlardaki enerjiyi kullanmaya, amacı doğrultusunda sevk etmeye çalışır. 

Duygular bu anlamda canlılık özelliği taşırlar. Bir canlı gibi, bir çocuk gibi ele almak gerekir. Kimi duygular pasif kalır, kimi hiperaktif, kimi egemen olmaya çalışır, hegemonik özellikler sergiler.  Bir potada biraraya gelip büyümeyi, yaratımlara yol açmayı, özgürlük patikasında tırmanmayı, her türlü engeli aşmayı, zorluğa karşı direnmeyi akıl edinmiştir. 

İnsanın kendini duygulardan, tabii duygusal akıldan komple yıkaması doğru olur mu? O zaman yaşam soğuk, tatsız ve takatsız olur. Yani salt analitik akılla yaşanmaz. Analitik aklı egemen kılmak, akılla duyguları bastırmak, söndürmek, gerçekleri yaşamayla ne kadar uyumlu olur? 

Ne istediğimizi; yani yüreğin ne için attığını bilmek gerekir. Fakat bastırmak, nötrleştirmek yaşamın ruhundan mahrum kalmak olur. Yüreğimizle akıl paralelinde birbirini güçlendiren, besleyen bir bütün olarak nasıl yaşayacağımızı bilmek önemlidir.  Aklı bir köşeye atıp, akıl tutulmasıyla yol almak, duyguların denetiminde duygusallıkla yaşamak da hakikate ulaştırmaz. 

Kendiliğindenlik ile bilinçlilik birarada olmalı. O zaman bir sincap hissiyatıyla yaşanır, kapitalist modernite aklıyla ise insanlık çiğnenir. Yaşamın ve tabii hakikat patikasının bir boyutu duygular ve akıl iken, başka boyutları da yok mu? Ben bu ikisi arasında sıkışıp kalıyorum. Doğaya göre üçüncü boyut da olmalı ki, bu üçünün senteziyle yeni formasyonlara, hakikatlere ulaşalım ve dengeli yaşamı yakalayalım. Bu nedir? Yönetme midir? Tüm duygu ve analitik aklımızı örgütleme, yürütme; yani zihinlere çökme midir? 

Akıl, doğa, toplum ve insanın duygu, zihin, hücresine kadar her şeyde kalıcılaşmış, kalıplaşmış düşünce, bilgi olduğuna göre özgürlüğün hakikatine vardıran bir patikaya girmek, özgürlük aklına adımlamak değil midir? 

*Burdur Özel E Tipi Kapalı Cezaevi