Talan ve sömürünün zahmetsiz sürdürülmesi tabula rasa’ya yeni bilgi kodlarını girmeyle başarılır. İnsan, girilen verilerin sınırlılığında düşünebildiği kadardır. Egemenler tarafından ipotek altına alınan beyinler paralizedir ve uyaranlar spontan reflekslere dönüştürülmüştür. Refleksler mamül ürünlere göre işlevselleşir. Böylesi bir ortamda her şey kara endekslenir. Zira söz konusu kar ise ötelenen hayattır!
İnsan, hayvan, ağaç, toprak, hava ve su hep ‘nasıl kara çevrilebilir’ esbabıyla bakılan nesnelere dönüştürülür. İnsanlar arasında duvarlar örülerek tatminsizlik ve bunalımdan muzdarip toplumsal yapılanmalar inşa edilir. Zahir ve batında yitirilen insanlık işlenecek hammaddeye indirgenir. Yaratılmış olan boşluk duygusunun doldurulması da tüketim toplumunun sunduğu seçenekler çerçevesindedir. Sistemin kültür endüstrisi de kısa sürede tüketilecek ve demode olacak yeni ürünler pompalayacaktır.
Geçicilik çerçevesinde hep yeninin çıkacağı yazgılatılmıştır. Tüketilecek nesnelerin hayalleriyle hipnotize edilen kitle toplumu yaratılmıştır. Bu yüzden yeni sunumlar bitmeyen senfoniye benzer. Rektefeden geçen insandır! Rekonstrüksiyona uğratılmış insan kurbağa bacağıyla özdeşleştirilir. Düşünemez, algılayamaz ve irdeleyemez vaziyette önüne konulanı hazmetmeye yönelir. Tüm disiplinler muktedirlerin daha fazla kar etmesine endekslenir. Balık hafızasına tav edilen toplum simülasyonlarla sanal ortamı hakikat diye algılar. Girilmeyen mekan bırakmayan sistem buna rağmen kriz ve kaostan kurtulamaz. Salt daha fazla kar ve sermaye birikimi hırsını her şeyin önüne koyduğundan yapılan kurulumun sarsıntılar geçirmesi olağandır. Buna rağmen ekonomik ve toplumsal krizleri lehine döndürmekte her yol ve yöntemi denemekten geri durmaz. Düzenekleri kar yarattığı müddetçe sorun yoktur. Tabii mevcut karı en üst seviyeye çıkarmak için el atmadık alan bırakmaz. Kültür, sanat, eğlence, bilim, cemaat, eğitim kurumları vb. akla gelecek her yerde atlarını oynatırlar. “Pazara sunulan mal” esprisiyle tutumları belirlenir. Böylesi kuşatmışlıkta tek tek disiplinleri irdelemek mümkün elbet. Disiplinler-parçalar bütünen iktidarın kapı eşiğinin paspası ayarında tutulduğundan, özünde hastalığın kaynağının teşhis edilmesi gerçekleşecektir.
Edebiyat sorunsalı ekseninde çıkarımlarda bulunmak da bize kötülük odağını gösterebilecektir. Günümüzde anlam pazarında yitmelere terk edilse de yaşamın özünü yakalamada edebiyatın hakkını teslim etmek gerek. Farklı veçhelerden bakılsa da; edebiyat insanın zihinsel etkinliklerinin imbikten geçirilerek dile gelen güzelliklerindendir. Böyle olması ortak konsensüsü oluşturmakta. O bir nevi yaşamın kendisidir. Yaşamın renkleri yazar tarafından kurgulanıp terbiye edilerek sanatsal güzellikte dinleyici veya okuyucuya sunulur. Edebiyatta kelimelerin estetik kullanımı başattır. Bu sözlü gelenekten yazılı geleneğe evrilmede de geçerli bir haldir.
Mayasında olay, hikaye ve sesin kıvamına getirilmesi vardır. Kimbilir, belki de EDEB-iyat söylemi edepli sanat yapmakla içselleşen bir olgudur. Sözün şiire, öyküye, masala, destanlara, romana, denemelere kadar ulaşmasının altında edeplilik olacağı kuşku götürmez. Sözün biçim ve öze kavuşmuş halde, yaşamda anlamlaşması bununla ilintilidir. Edebiyatın hası, hakikati arayandır. Doğa ve topluma tutulacak aynayla, düşgücünün zenginliği ve dil kullanımındaki ahenkte, gökkuşağının renkleri, yazım olup soğrulmayı sağlar. Edebiyatı toplum, doğa ve bireyden ayrı ele alamayız. Yaşamı anlatmalı edebiyat! Bu anlatımda biçemini yaratan yazardır. Yaşamın çelişkilerini, çatışkılarını, iyilik ve kötülüğü işleyip ruhsal çözümlemelere de ışık tutacak yegane edimsel etkinliktir. Gerçeğin şu veya bu şekilde okura ulaşması için didinen yazarın şahsiyeti fazla ön plana çıkmaz. Tabii satır aralarında ipucu yakalansa da aslolan metindir. Bunu ısrarla belirtmeye çalıştığımız has edebiyat için belirtiyoruz. Ya günümüzde? Günümüz de böyle midir?
Kapitalist modernitenin tüm insanlık değerlerini mas ettiği ahir zamanlarda has edebiyatın öteleneceği ve gözden ırak tozlu arka raflarda kısa bir süre kalması bile başarıdan sayılmakta. Kültür endüstrisinin çok satan popüler kültür argümanlarıyla, derinlikten yoksun, aynı kalıplar içerisinde klişeleşerek piyasaya fast-food niyetine sunulumu çarpık bilinçlenmeden ayrı ele alınamaz. Kimilerince insanların ne olursa olsun böylesi kitapları okumaları bile olumlu karşılanabilir. Lakin mevcut söylemi sistemden ayrıksı ele aldığımızda, bize şifa niyetine sunulan hapı tek seçenek diye yutturmaları sorunludur.
Günümüzde finans sektörüne dayanan zincir kitapçılar ve yayıncılar kitapla alakalı her eserden daha fazla kazanç sağlama zihniyetiyle hareket ederler. Rekabet eşitsizliğinden dolayı küçük kitapçı ve yayınevlerini kapatma noktasına getirdiklerinden atlarını hoyratça sürerler. Büyük rakam kampanyalarıyla ellerindeki düzeysiz eserleri yüzbinlere erişen satış rakamlarına taşımaktalar. (İstisna olarak, nitelikli edebiyat eserleri veren yazarların da isimlerinin büyüklüğüyle bu trende ulaştıkları vakidir.) Talip Apaydın’ın deyimiyle “vıdı vıdı edebiyatı” almış başını gitmekte. Edebiyatı satış portföyüne indirgediklerinden, insanları tek tip okumaya sevk ederler. Edebiyatın kraliçesi ŞİİR, kendine yer bulamaz oldu. Keza öykü, deneme de öyle. Karikatürize edilen çizimlerle tedavüle sokulan kitapçıklar ve roman en fazla rağbet edilenlere getirildi. Öyle algı yaratıldı ki, roman hariç, farklı dallardaki verim yelpazesinin miadını doldurduğu safsatası yaygınlaşabildi. İyi niyetle edebiyat işçiliği yapanlara dahi roman dışında seçenek bırakılmamaya başlandı. Ol sebepten, ‘edeb’sizleşen edebiyat gerçekliği iktidardan ayrı ele alınamaz!
İktidar, allayıp-pulladığı nevi şahsına münhasır tiplemelerden ‘yazar’ çıkarmakta mahir. Mahremiyetin ayaklar altında paspaslaştığı çiziktirmeler ‘başarıya giden yoldaki deneyim’ diye sunulma süfli bir hal olageldi. Yazılan metnin ön planda olmaması mevcut aldatma simsarlığının vardığı düzeyi gösterir. Eser yerine yazana işaret etme, popüler kültür piyasasının kullandığı temel stratejilerden olmakta. Nitelikli-sıkı ve insana-topluma dair olan kurgusal yaratılar ‘demode, banal’ vb. iğrenç karalamalarla gözden düşürülmeye çalışılmakta. Arz-talep ölçülerinde şekillendirilen yapılandırmalar yüksek satış marjlarıyla bir an önce piyasaya sunulan ürünün tüketimine odaklanır. Çoğunluk romana yönlendirilir. Hariçten gazel okuma niyetine, eser miktarda, diğer edebi alanlardaki ürünler de unutulmaz. Romanın yanında anlatı-başarı trendlerinin albenisiyle yazılan ‘çöp kitaplar’ da rafları doldurur. Deneysel yaratılar fazla şans bulmaz. Adeta fabrikasyon mamüllerle paralellikler taşıması, zurnanın zırt dediği yere işaret eder. Şöyle bir karıştırdığımzda gözlemleriz: Mevcut çok satar kitapların ortak paydaları birbirlerine oldukça yakındır. Hangi alanda yazılmışsa, o alanda mamül maddesi kitap olan çok satarların birbirini tekrarlayan bitimsiz anlatıları vardır. Piyasanın istemleri bu yönde olduğundan yazarına başka çıkış yolu bırakılmaz. Teşvik edilirler. Edebini kaybetmemiş edebiyatçılar da piyasaya ayak uydurmaya yönlendirilirler. Zira yolun başında şan ve şöhret, tez vakitte kazanmak hülyasıyla, sistemin dişlilerine eklemlenmenin telaşına kapılmışlardır.
Bir diğer boyut da, otorite diye lanse edilen “edebiyat duayenleri” yanılsamasıdır. Edebiyatçıları romandan önce magazin basınına sevk ederler. Oluşturdukları popüler sanat yanılsamasında iktidar ilişkilerinin yeniden üretildiği alanlar yaratılır. Bunun için insanda boşluk duygusu içselleştirilir. Boşluk duygusunun doldurulması tüketim toplumundan kopuk değildir. Mütemadiyen yüzeysellik yaygınlaştırılır. Düşünsel ve derinlikli yapıtlara hep mesafeli olmuşlardır. Çabuk tüketilen ve okuru zorlamayacak basit dil ve anlatıya haiz eğlendirici, zaman geçirici kitapların tercih edilmesi söz konusu. Fütursuzlukta yanlarına yaklaşılmaz. Yazarın pembeli-kalpli kapaklarla öne çıkması mı; yoksa başka kitaplardan aparılan intihal yazılamaları mı dersiniz, fütursuzluk almış gidiyor. Reklamaj faaliyetiyle, ‘gelmiş geçmiş en güzel, en etkileyici kitap’ vb. garabet söylemlerle piyasayı kuşatırlar. “Top 10” misali listeler faş ederler. Bunu belirleyen de zincir kitapçılardır! En çok satar yanılgısıyla usta kalem diye tanıtılmakla tafrananlar arzı endam eylemiştir. Böylesi yönelimlerle edebiyatın edebi ortadan silinir. Sığlıkta kantarın topuzu çoktan kaçmıştır. İklimsel ayrımlandırmadan da yararlanırlar. Aşklar, dostluklar içeren, yüzeysel günlük dili içeren temalarda, insanlığın tez elden tüketildiği bir dünya tezahürü konseptinde, yaz mevsimiyle özdeşleştirilen okuma ölçüleri belirlemede beis görmezler. Oysa edebiyatın iklimi olmaz! Oluşturulan atmosfer daha fazla tüketmek üzerine kurgulanır. Eldekini pazarlayarak, yeni mamül kitaplara yelken açmanın arayışına girerler. Butik yayınevlerinin nefes almasına bile tahammülsüzler. El aldıkları holding veya finans sermayeleriyle piyasaları denetleme ve biçimlendirme tekelini yaratırlar. Yaygın festival-fuarlarda, geniş reyonlarda pazar stratejilerini daha bir yetkinleştirirler. Rol model yazarlar oluşturmuşlardır. Tüm etkinlikleri magazinel tarzda şekillendirirler ki, depolitize ettikleri kitlelere sundukları yeni şeyleri olsun! Ne yazık. Kelimelerin armonisinden sanat yaratan edebiyatın fast-food kültürüne dönüşmüş olması hazin vakadır. Edebiyatın hangi formatlarda ve hangi dalda çıkarılacağının bile iktidar erkleri tarafından belirlendiği ortamda popüler sanat çok satara yenik düşer. Has edebiyatın gerçeği hep arayan ve açıklayan sesi yer altında fokurdayan magma olmaktan vazgeçmeyecektir. Marguarita Duras, “Yazmak gürültü çıkarmadan haykırmaktır” der. Nitekim edep sorunsalını içselleştiren yazarlar da M.Duras’ın özlü sözündeki gibi haykırmaya devam edeceklerdir.
Edebiyatın her disiplini berrak bir gölde harelenen ay ışığının suyla dansına benzer. Roman, öykü, şiir, deneme, anı-anlatı biçemleri edebiyatın yakamozlarıdır. Her dalı değerlidir. Yaşamın gerçekliğine ulaşmanın yolunu birlikte ışıtırlar. Zincir kitapçıların salt romanı öne çıkarmaları edebiyatın çoraklaşmasına zemin hazırlar. Balzac, “Roman, ulusların özel tarihidir” derken, roman yazarı olarak bu alanın ehemmiyetini öne çıkarmaktaydı. Lakin içi boşaltılan roman piyasası, kalın kitap takıntısıyla eğlencelik basit kitapları teşvik etmekte. Dilin basitliği, kalıplaşmış ısmarlama kurguları düşünsellikten ırak, soluk soluğa okutmayı başarı kabul etmekte. Oluşturulan çarkın dişlilerine kapılmak edebini yitirmekle özdeştir. Bu yüzden arayış ve ısrarımız, hayatın zenginliklerini toplumsal ilişki, çelişki ve çatışkılarıyla görünür kılacak yaratılara meyyaldir. Bireyin iç dünyasındaki fırtınalarda ürpererek, doğa ve toplumla kurduğu bağları işleyen eserlerin mekanının bir oda, zindan, okul, işyeri, savaş alanı veya coğrafik bölge olması fark etmiyor. Aslolan arayışın sürdürüldüğü, kalıcılığı esas alan, düşünsel zorlamalara iten boyuttaki serimleri kurgulayabilmektedir.
Hegemonyanın metalaştırılmasına inat, edebiyat verimlerinin zühre yıldızının parıltısını yakaladığımız ölçüde edepsizliğe mahal verilmeyecektir. Günümüzde varılan merhalede, ısrarla has edebiyat yapan yürekli insanların çaba ve emekleri gözardı edilmemeli. Kepçeyle kazanların yanında; elle, umutla, direngenlikle derilen toprak işçiliği, satılığa çıkarılan anlam pazarında “kral çıplak!” diyen hakiki ses olmakta. Edebini bulan edebiyat böylesi dirayetli zihinlerin yaratılarıyla vücud bulacaktır. Tek hecelik komutlara indirgenmiş toplumsal yapıları yeniden ele alıp şifa kazandırmak küçük adımlarla gerçekleşecektir. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyen iktidarın çok satar ucubeliğine karşı, edebiyatın onurunu büyürken büyütmek önem arz eder. Edebini bulacak edebiyatın iktidarın alanını daraltmak anlamına geleceğini de unutmadan...
Diyarbakır D Tipi Cezaevi