İran karşı yürütülen çevreleme-rejim değiştirme harekatında karşılıklı hamlelerle sorun daha da çetrefilli hale geliyor. İran geçtiğimiz günlerde İngiliz bandıralı petrol tankeri Stena İmpero’ya Basra Körfezi’nde el koydu. Arkasından ABD tarafından yalanlansa da İran, CIA için casusluk yapan 17 kişiyi yakaladığını açıkladı. Bu süreçte ABD’in önemli kozlarından biri olan ambargonun özellikle İran halkları açısından başta ilaç yokluğu olmak üzere çok ciddi insani sorunlara yol açtığı görülüyor. Bu tür meselelerin İran için uzun vadede toplumsal tahribata yol açma olasılığı yüksek. Bu yüzden İran yönetiminin süreci hızlandırarak bir biçimde “bağlama”ya ihtiyacı var. Bu zeminde daha önce yapılan nükleer anlaşmadan doğan uluslararası meşruiyetini henüz kaybetmiş değil. Örneğin “tankere el koyma” hadisesine rağmen İngiliz yönetimi dahi İran karşıtı politikalarda körlemesine Trump’ın yanında yer almakta bir hayli tereddütlü. Daha önce İran tankerine el koyan İngiltere bugün gelinen noktada bu ilk hamleyi niye yaptıklarını sorgular hale geldi. Çalkantılı iç siyasetin gölgesindeki İngilizler “ABD’nin oyununa mı geliyoruz” sorusunu şimdi daha çok dillendiriyor. Ama karşı karşıya kaldıkları soruna çare üretebilecekleri, örneğin İran’ın “takas” önermesi halinde nasıl yanıt verebilecekleri dahi belirsiz. Hele hele dünyanın geleceği için “Trump’tan daha büyük bir tehlike”  (Patrick Cockburn) yaratması beklenen Boris Johnson’ın İngiltere başbakanı olması neler getirir ayrı bir soru. Fakat gözüken o ki İngiliz yönetimi yeni maceralara atılmak için Johnson’ın koltuğa oturmasını beklemeyecek. İngiliz Dışişleri Bakanlığı “sert uluslararası kararlılık” ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz taşımacılığını güvence altına almak için bölgeye güç yığmaktan bahsederken AB’yi hatırladı. Onlarınsa Brexit’ten sonra maziyi pek hayırla anmadıkları biliniyor… Başkanlık seçimleri kampanyası içinde olan Trump’ın acilen bir “zafer”e ihtiyacı var. Henüz Venezuela ve Kuzey Kore ilgili arayışları sürse de “zafer” ilan edebilecek bir durumu yok. Bu doğrultuda en azından bir “araştırma” yaptığı yakın zamanda sarf ettiği şu sözlerin arkasında gizli: “Afganistan’daki savaşı bir haftada bitirebilirim, sadece 10 milyon kişiyi öldürmek istemiyorum”. İran’la ilgiliyse ABD, başta Almanya olmak üzere AB ülkelerinin desteğini alamıyor, aksine eleştiriliyor. Bölgesel müttefikleri destek verse de tek başına sayılabileceği bir savaşa ise girmek istemiyor. Bunun bir nedeni ırkçılığı ayyuka çıkmış bir başkanın ölen Amerikan askerinin hesabını hele hele seçim döneminde hiç veremeyeceği gerçeği. Bir diğer nedense İran’ın askeri gücü. Suudi kaynakları İran’ın askeri gücünü küçümseyen yayınlar yapıyor son dönemde. Bunun mezarlıktan geçerken ıslık çalma babında olduğunu söylemek fazla abartılı olmaz. Çünkü onca silah ithalatına rağmen Suudi yönetiminin kendini güvende hissettiği ve İran’a karşı kendini ne kadar koruyabileceği belirsiz. Ayrıca ABD bölgeye asker yığsa da bu bölgesel müttefiklerini en azından bir yıkımdan kurtarmaya yeter mi bu da belli değil. ABD-TC ilişkilerine gelince Trump, TC’yi kaybetmek istemiyor ve henüz Erdoğan’la ilişkileri kurtarabileceğine inanıyor. Bunda Suriye üzerinden yürütülen pazarlıkların yanı sıra S-400 transferi sürecinin tamamlanmamasının da payı var. S-400’lerle ilgili inisiyatifin artık Putin’de olduğunu ise hesaba katmıyor. Trump CAATSA yaptırımları konusunda daha ne kadar direnebilir burası belirsiz, fakat bunun uzun sürmesi beklenmiyor. Yakın zamanda cüz-î de olsa TC’ye karşı yaptırımları gündeme getirmek zorunda kalacak. Bunu yapmadığı takdirde iç siyasette onu bir hayli terletecek günlerin beklediği söylenebilir. Trump’ın ayak sürümesinin arkasında hiç kuşkusuz Erdoğan ve Putin’le olan ülküdaşlığının yanı sıra Erdoğan sonrasına ilişkin senaryoların hayata geçmesi için henüz yeterli zeminin olmaması da var. Önümüzdeki süreçte çoğu zaman komplo teorisi gibi gelebilecek fakat mevcut güçlerin başka türlü politikaya aklı elvermeyen insani özden yoksun varoluşları itibarıyla muhtemelen ve maalesef çok sayıda konspiratif olaya şahit olacağız…