Yardım kampanyasıyla, tıpkı 2018’deki döviz krizi sonrasındaki gibi vatandaşlara yönelik yapılan döviz bozdurma kampanyalarının ekonomik gerekçelerden çok, siyasi olarak iktidar bloğunun kendi seçmenini mobilize etme amacı güdüldüyse, şimdi de bir benzeri yapılıyor. Kısacası, iktidarın sıkıştığı her olayda devreye soktuğu ‘biz-onlar’ ayrımına dayanan stratejisinin, bu bağış kampanyası vesilesiyle yeniden devreye sokulduğunu görüyoruz.
LUQMAN GULDIVÊ
Dünya hiç beklemediği bir Korona Krizi ile baş başa kalırken, alınan karantina tedbirleri nedeniyle yaklaşık 3 milyar insanın evlerinde olduğu tahmin ediliyor. Virüsün ne şekilde ortaya çıktığına dair başta bilim insanları olmak üzere bütün çevrelerde yoğun bir tartışma var. Doğanın bizden intikam aldığına yönelik tanımlamalardan, yaşananların kapitalizmin yol açtığı bir kriz hali olduğunu belirtenlere kadar siyasal, sosyal, ekonomik, bilimsel vb tüm alanlardan yaşanan mevcut durumu tanımlamaya çalışan analizler yapılmaya devam ediyor. Düşünürlerin de dahil olduğu bu tartışmalarda yaşanan Korona Krizi sonrasında neler değişeceğine yönelik açıklamalar ise oldukça temkinli. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı ama ne yöne evrileceği kestirilmezken, dünyaca ünlü Hint yazar Arundhati Roy, “Hiçbir şey normale dönmekten daha kötü olamaz” yorumunda bulundu. Bu, hepimize dünyayı değiştirme fırsatımızın olduğunu ve bu süreçte öreceğimiz dayanışmanın mutlaka kazanarak çıkması gerektiğini de hatırlatıyor. Peki ya ekonomi ne durumda? Tüm dünyada evde kalma çağrıları yapılırken emekçilerin bundan muaf tutulması bize ne anlatıyor? Korona Krizin ekonomi üzerindeki etkisini, hükümetlerin bu konudaki tutumlarını, resesyon beklentilerini ve daha fazlasını Berlin School of Economics and Law’dan akademisyen ekonomist Prof. Dr. Ümit Akçay ile konuştuk.
[caption id="attachment_241221" align="alignleft" width="300"]
Ümit Akçay[/caption]
Yaşanan küresel koronavirüs salgını sonrasında dünya genelinde tüm ülkeler olağanüstü tedbirler aldılar. Ekonomik olarak ülkelerin konumlanışını “Savaş Ekonomisi” olarak değerlendirdiniz? Bunu biraz açabilir misiniz?
Savaş ekonomisi tabiri ile piyasa ekonomisinin askıya alındığı ve tıpkı bir savaş durumunda olduğu gibi sağlık ve gıda gibi temel sektörlerin dışındaki yaşamsal olmayan pek çok alanda üretimin durduğu bir müdahale biçimini kast ediyorum. Örneğin kamulaştırma gibi ‘normal’ zamanlarda özel mülkiyet üzerine kurulmuş sistemler tarafından hoş karşılanmayan önlemlerin, günümüzde bazı ülkeler tarafından tereddütsüz uygulanabildiğini görüyoruz. Müdahale biçiminin ‘savaş ekonomisi’ olarak tanımlanması, ‘normal’ zamanlara dönüşle birlikte bu olağanüstü önlemlerin geride bırakılacağını da ima ediyor. Örneğin IMF de tam da bu nedenle koronavirüs salgını ile mücadele sürecini bir savaş ekonomisine benzetti.
İzlenen politikalara baktığımızda “İnsan Hayatı” ve “Ekonomik Büyüme” arasında ülkeler nasıl bir tercihte bulunuyor?
Esasında iki tercihi, iki uç olarak görürsek, her bir ülke bu iki seçeneğin farklı bir bileşimini uyguluyor. Seçilen yolun hangi seçeneğe daha yakın olduğunu, o ülkedeki sağlık sisteminin kapasitesi, siyasi iktidarların ya da iktidar bloklarının sınıfsal bileşimi ve bizzat devletlerin iktisadi ve kurumsal kapasiteleri belirliyor. Bu çerçevede, negatif ekonomik etkilerine rağmen fiziksel mesafelenme önlemlerini zamanında alan Almanya ya da Hindistan gibi ülkeler karşısında, ekonomik etkilerin çok daha kötü olacağı düşüncesiyle fiziksel mesafelenme önlemlerini ya zamanında almayan ya da eksik olarak bu önlemleri uygulayan ABD ya da Türkiye gibi örnekler var.
İngiltere ilk başlarda sürü bağışıklığı politikası uygulayacağını açıktan söyledi, sonra vazgeçti. İsveç kendine has bir model uyguladığını söylüyor. Birçok ülke de adı konulmamış sürü bağışıklığı politikası uyguluyor. Bu ekonomik bir tercih mi? Karar alıcıların bu yöntemi tercih etmesinde, bu yöntemin ekonomik zararlarının daha az olacağı beklentisinin etkili olduğunu düşünüyorum. Zaten bunu açıkça dile getiren Donald Trump gibi liderler de oldu.
Piyasalardaki sert düşüşler sonrasında başta AB ülkeleri olmak üzere birçok ülkede resesyon bekleniyor. Siz bu sürecin sonunda resesyon ihtimali görüyor musunuz?
2020 yılında küresel ekonomide sert bir ekonomik daralmanın yaşanacağına kesin gözüyle bakılıyor. ABD ve AB’de bu daralmanın etkileri daha fazla hissedilirken Çin’in 2020’nin ikinci yarısındaki toparlanma ile birlikte yılı pozitif büyüme ile kapatacağı tahmin ediliyor. Ancak yine de Çin’in kendi ortalamasına göre çok daha düşük bir büyüme gelebilir. Türkiye ekonomisi için de 2020’nin en iyi ihtimalle bir durgunluk yılı olması muhtemel, hatta yapılan ihtiyatlı tahminler dahi ekonomik daralma olabileceğini gösteriyor. Bu andan sonra gerek dünya ekonomisi için gerekse Türkiye için 2021 yılında ekonominin ne hızla canlanacağı önemli.
Bu krizin ekonomiye etkilerini azaltmak için ne tür politikalar uyguluyorlar?
Öncelikle iktisat politikasının iki geleneksel aracı ile (para ve maliye politikalarıyla) müdahale edildi. Örneğin ABD’de merkez bankası Fed, faizleri sıfıra indirdi, miktarsal genişleme uygulamasına yeniden başladı ve dünyanın geri kalanında bir likidite krizi yaşanmaması için diğer ülke merkez bankalarıyla doğrudan takas anlaşmaları yapmaya başladı. Avrupa Birliği ya da Büyük Britanya gibi diğer büyük merkez bankaları da benzer tedbirler aldılar. Ancak kısa süre sonra bu önlemlerin salgınla mücadele için getirilen sınırlamaların yarattığı olumsuz ekonomik etkileri yumuşatmakta etkili olamayacağı görüldü. Bundan sonra maliye politikası tedbirleri devreye girdi. Doğrudan firma kurtarmaları, vergi ertelemeleri ya da istihdamı korumaya yönelik önlemler maliye politikası ile yani kamu harcamalarını artırılması ile gerçekleştirildi. Almanya, Büyük Britanya ya da Danimarka gibi bazı ülkelerde, belirli bir süre için işçilerin ücretlerinin büyük bir kısmının doğrudan devlet tarafından ödenmesi gibi daha kapsayıcı önlemler uygulayan ülkeler de oldu. Esasında Türkiye’deki kısa çalışma ödeneği de bu tip bir önlem. Ancak gerek kısa çalışma ödeneğinden yararlanma koşullarının şu anda içinden geçmekte olduğumuz halk sağlığı krizine göre çok zor olması, gerekse kayıt dışı ve güvencesiz olarak çalışan geniş bir nüfusun varlığı, Türkiye’deki uygulamayı diğer örneklere göre oldukça sınırlı hale getiriyor. Bunlar yanında, bazı sektörlerin kamulaştırılması ya da tek seferlik veya belirli süreler için planlanan doğrudan gelir destekleri, uygulanan diğer politikalar arasında.
Bütün ülkeler yurttaşlarının yaşamlarına devam etmeleri için fon ayırırken, Türkiye yardım kampanyası başlattığını duyurdu. Bunu ekonominin içinde bulunduğu duruma ilişkin bir bilgi olarak okuyabilir miyiz?
Kısmen böyle söylenebilir. Türkiye gibi yabancı sermaye hareketlerine çok duyarlı olan ekonomilerde, kapsamlı kurtarma paketlerini hazırlamanın ileriki dönemde enflasyon yaratabileceği ve bu nedenle de bırakın faiz indirimini, faiz artırmak zorunluluğunun ortaya çıkabileceği ve bu nedenle, kurtarma paketlerinin sınırlı tutulduğu söyleniyor. Bu iddianın doğru olduğunu düşünmüyorum. Ancak bir an için doğru olarak kabul etsek bile, iktidarın elindeki seçeneklerin sonlanması anlamına gelmez. Örneğin sermaye hareketlerinin sınırlanması durumunda, kapsamlı paketleri uygulamak mümkün hale gelebilir. İktidar bu yolu bilinçli olarak tercih etmiyor, bunu vurgulamak lazım. Bu yoldan giderlerse, Türkiye’de hakim olan bağımlı finansallaşma modelinden sapılacağı ve bunun kendi iktidarlarına daha fazla zarar vereceğini düşünüyor olabilirler. Bu açıdan bakınca, destek paketini sınırlı tutup bunun yerine yardım kampanyasına gitmenin sadece ekonomik bir gerekçesi olduğuna inanmıyorum. Hatta ekonomik gerekçeden çok siyasi nedenlerle bu yardım kampanyasına girişilmiş olabilir. Tıpkı 2018’deki döviz krizi sonrasındaki gibi vatandaşlara yönelik yapılan döviz bozdurma kampanyalarının ekonomik gerekçelerden çok, siyasi olarak iktidar bloğunun kendi seçmenini mobilize etme amacı güdüldüyse, şimdi de bir benzeri yapılıyor. Kısacası, iktidarın sıkıştığı her olayda devreye soktuğu ‘biz-onlar’ ayrımına dayanan stratejisinin, bu bağış kampanyası vesilesiyle yeniden devreye sokulduğunu görüyoruz.
Türkiye’de son dönemde bazı kısıtlamalara gidilmesine rağmen işçiler nerdeyse bu kapsamın dışında tutuldu, her alanda çalışmaya devam ediyor. Bu durum AKP-Sermaye ilişkisi bağlamında ne anlatıyor?
Farklı sermaye kesimlerinin tepkileri farklı oldu. Genellikle kayıt içi çalışan büyük işletmeler, devletin sağladığı teşvik paketinden ve kısa çalışma ödeneği gibi önlemlerden yararlanabildi. Bu nedenle kayıpları kısmen daha az oldu. Hatta bu sermaye kesimleri üretimin belirli süreler için durdurulması ve işçilere gelir desteği yapılması seçeneğini dahi gündeme getirebildi. Ancak daha sayıca çok daha fazla olan ve ağırlıklı olarak küçük ölçekli üretim yapan sermaye kesimleri ve ihracatçılar üretimin durmasına karşı çıktılar. İktidar bloğu şu ana kadar ikinci kesime daha yakın duruyor. Dahası, iktidar çevrelerinde, bu salgının etkilerinin kısa sürede atlatılacağı ve sonrasında dünyadaki finansman olanaklarının kolaylaşması ya da petrol fiyatlarının düşmesi gibi nedenlerle Türkiye ekonomisinin hızlı bir toparlanmaya girebileceği görüşü dile getiriliyor. Bu düşüncenin, farklı sermaye grupları tarafından da paylaşıldığını düşünüyorum.
Birçok firmanın işçi çıkardığına dair ardı ardına haberler görüyoruz. Sigortasız çalışmanın da çok yaygın olduğu Türkiye’de bunun önüne nasıl geçilebilir?
Bunun önüne geçmenin yolu işten çıkarmaların yasaklanmasıdır. Uygulamada, firmalara ayrılan teşviklerin ya da vergi indirimlerinin işçi çıkarmama koşuluyla hayata geçirilmesi ile bu mümkün olabilir. Yine de kayıt dışı ve sigortasız alanda işsiz kalanlar olacağından, bu kesimler için de doğrudan gelir desteği sağlanabilir. Ancak iktidarın yeterince güçlü bir şekilde bu yolu tercih etmediği, ekonomik krizin maliyetinin daha çok çalışan kesimlerin üzerinde kaldığı görülüyor.
Şahsen de en çok merak ettiğim konulardan biri Gıda Üretimi konusu. Alınan karantina önlemlerinin uzun sürmesi durumunda gıda sıkıntısı yaşanma ihtimali var mı? Tarımsal üretim ve dağıtım konusunda iki boyut var. İlki, temel tarımsal ürünlerde aşağı yukarı kendi kendine yetecek kadar üretim yapan ülkeler için, bu üretimin sürdürülmesi ve daha önemlisi dağıtım kanallarının açık tutulması, alınan önlemler arasında birinci öncelikte yer alıyor. İkincisi ise uluslararası ticaret boyutu. Özellikle coğrafi koşullar ya da ihmal edilmişlik nedeniyle tarım ürünleri ithal etmek zorunda olan ülkeler, ithalatın sürmesi için bu ürünlere yönelik ticaretin sürmesine çabalıyorlar. Ancak karantina önlemlerinin uzun sürmesi durumunda üretim ve tedarik zincirlerinde yaşanabilecek aksaklıklar nedeniyle gıda ürünlerinde fiyat artışı görülebilir. Örneğin 1950-1953 yıllarında süren Kuzey-Güney Kore savaşı sırasında dünya ekonomisinde temel gıda ürünlerinin fiyatları artmıştı.
Bir öğün destek almasa o günü aç geçirecek milyonlar var. Günlük işlerde çalışan yüzbinlerce insan var. Nasıl bir dayanışma ağına ihtiyaç var?
Çalışmak için dışarı çıkmak zorunda olan geniş kesimler içinden geçmekte olduğumuz halk sağlığı krizi yanında bunun ekonomik etkileri nedeniyle işsizliğin artması gibi bir sorunla da baş başa kalmış durumda. Bu ortamda, yaşanan krizin etkileri çok daha genel olduğu için geleneksel aile bağları ile sağlanan dayanışma ilişkilerinin yaratacağı koruyucu etkinin sınırlı olacağını tahmin edebiliriz. Belediyelerin sağlayacağı sosyal dayanışma ağları ya da mahalle düzeyindeki dayanışma faaliyetleri etkili olabilir. Ancak zaten halk sağlığı krizi ortaya çıkmadan önce de işsizlik çok yüksek bir düzeydeydi. Şu anki yeni sorunlar nedeniyle eklenecek yeni işsizlerle birlikte bir toplumsal bunalımla karşı karşıya kalabiliriz.