''Her şey 2013 Aralığında, Yunanistan’ın Atina kentinde başladı. Bu benim Suriye’deki savaştan kaçan insanlar ile ilk tanışmamdı. Samimi bakışlarla bana anlattıkları hikayeleri, trajedileri, korkuları ve savaşın gerçek yüzü beni yeniden diriltti. Sorgusuzca bu insanlara yardım etmek, Avrupa’nın kapatılan sınırları içerisinde iltica edebilecekleri ülkelere varmalarını sağlamayı temel görev sayacaktım kendime. Asla unutamayacağım, hayatımın en zor yolculuklarını yaptım, o yolculuklarda sayısız defa yaşadığım hayal kırıklıkları, umudun tükenişine rağmen sonunda gelen başarmanın gözyaşları unutturdu bize yaşadığımız zorlukları. Ama şunu da biliyordum ki sadece bu insanları istedikleri Avrupa ülkesine ulaştırmak çözüm değildi.
Ağustos 2015’te Suriye sınırında bulunan Türkiye ve Irak’a yaptığım ziyarette buralarda bulunan mültecilerin yaşadıkları koşullar yüreğimi parçalamıştı. Buralarda kaldığım süreç içerisinde çok acı hikayelerle karşı karşıya kaldım. Bir annenin bebeğini bana uzatıp yalvararak götür çocuğumu demesi yaşadığım tüm yaşamdan utanmamı sağlamıştı. Ve o an yaşamımı bu davaya adamaya karar vermiştim.
Savaştan kaçan bu insanlara sunulan tek şey her anı işkence ile dolu, bir parça ekmeğe muhtaç bırakan gayri insani koşullardan başka bir şey değildi. Ve eğer bu insanlar ölüm yolculuğunu hayatta kalarak aşıp Avrupa’ya ulaşsalar bile karşılaşacakları şey faşizm ve onlara insan gibi yaşam sunamayan bir sistem olacaktı. Irkçı saldırılar, ilticalarının red edilmesi, sınır dışı edilmek ve ailelerin parçalanması onları Avrupa’da bekleyen gerçeklerdi. Ve her şeyin yolunda gittiği şanslı olanları da bekleyen gerçeklik; kuruşa muhtaç monoton bir hayata sahip göçmen, ayak takımı, tembel, kirli, hırsız, vergilerimizle geçinen bir göçmenden başka bir şey olmayacaktı.
Hepimiz doğarken savaşlar, yoksulluk, sisteme kölelik etmek kader olarak alnımıza mı yazılmıştı? Yıllarca hep bu sorunun cevabını aradım. Kendi payıma düşeni yapmaya her çalıştığımda dominant, kapitalist, liberal, erkek egemen ve devletçi sistem tarafından engellendim.
Altı ay önce, kadın mücadelesi üzerine bir rapor yazmam için 10 günlük bir gezi için Rojava’ya davet edildim. Roajva’ya gittikten üç gün sonra dünyadaki yerimi bulduğumdan kesin emin olmuştum, Avrupa’daki yaşamımı geride bırakıp burada yaşamaya karar vermiştim. Rojava’da geçirdiğim zaman içinde gördüğüm, tüm alanlara yayılmış doğrudan demokrasi ve demokratik konfederalizm’in etkileri bende derin bir şaşkınlık yaratmıştı.
Burada tüm kontrolü doğrudan halka veren bir özgürlüğün savaşını veriyoruz. Sadece yönetim anlamında değil, eğitim sistemini yeniden inşa etme, adalet ve ekonomi sistemini yeni bir bilinçle oluşturarak, Yaşamın her alanında, toplumu ilgilendiren tüm yapılanmalarda kadınlardan oluşan komitelerin katılımı binlerce yıldır erkek egemen dünyamızda yaşanan bir eksikliği gideriyor; Bu erkek egemen dünyada kadınların toplum içerisinde aşağılanmış bir şekilde küçümsenmesi, fahişe, cadı, lezbiyen ve anormal gibi tanımlamalarla etiketlenmesi, rasyonel kararlar veremeyen bir seks objesi olarak kullanılmasına büyük bir cevaptı.
Rojava devrimi henüz tamamlanmış değil, uzun bir yolumuz var, fakat tüm kalbimle inandığım tek şey bu sistemin sadece Rojava için değil tüm dünya için gerekli olduğudur, ve o günleri göreceğiz.
Suriye’de yaşanan sadece bir savaş değil, Radikal dinci sistem ile kapitalist sistem arasında birbirini besleyerek bu topraklardaki her şeyi tüketme amacı güden bir mücadele. YPG ve YPJ topraklarını, özgürlüklerini korumanın yanında çağımızın en faşizan ideolojisi olan DAİŞ’e karşı savaş veriyor. Rojava’daki insanların pasif bir şekilde oturup seyretme lüksü yok, bu devrimi savunmak, insanlık düşmanlarına karşı savaşmak her kes için bir görev haline gelmiş. Burada YPJ içinde kaldığım süre içerisinde savaşın ideolojisini de anladım, Onlar emperyalistlerin sözde getirmeye çalıştığı sahte demokrasi için değil, doğrudan demokrasi ile toplumun kendi kendisini yönetebileceği, cinsiyet eşitlikçi, doğa ile barışık bir toplum yaratma için savaşıyor.
Yakında sivil yaşamı geride bırakıp YPJ’li yoldaşlarımla bu sistemi inşa etme, insanların özgürce yaşama hakları için savaşacağım. Sevgili ailem ve arkadaşlarım umarım beni anlarsınız, eğer bu dediklerime anlam veremeseniz bile, bu kararıma naiflikten değil, beni ben yapan tecrübelerim ve hayat bilgimle ulaştığımı anlayabilecek kadar beni tanıdığınızı ümit ediyorum.’’
Bu haftaki köşemi hayatını Rojava devrimine adama kararı veren genç bir İngiliz kadına ayırdım. Kimmie şimdiki adıyla Zilan Avrupa’daki başarılı öğrencilik ve sosyal yaşamını geride bırakarak Rojava’da savaşma kararı verdi. ‘Dünyadaki yerimi buldum’ diyen Zilan’ın bu cümlesi bizlere çok şey anlatıyor aslında...