Yarın, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Kaosun, şiddetin, vahşetin hayatımıza çözülmez düğümler atmasına ramak kala, kadın yüreğinden dünyaya bakmak için son şans belki de.

Zira ne dünyayı, devleti yeniden dizayn çabaları, ne yeni yasaklar, ne daha çok çalmak, ne hükümran olmak, ne polisler, ne coplar ve hatta seçimler ne de zalime karşı kazanılan kimi zaferler… Dünyanın, içindeki her şeyle beraber topyekün daha da aşağılara sürüklenmesine engel olamıyor hiçbir şey.
Dünyayı sadece kendisine hak gören insanların ve hatta insanlar içinde bir kısım insanın bencilliği dünyayı yok etmek üzere. Sadece bir kesimin bir kesime zulmü değil, insanın yaşamak için mecbur olduğu havayı suyu bile yok etmesi söz konusu olan.
Kendisini bile yok edecek derecede bencilliği temsil eden egemen erkek, geleceği öngörme kabiliyetinden de yoksun üstelik. Yani yarınsız. Zamanı kendisi ile sınırlı yaşadığından, içinde yaşamayacağı zamanları hesaba katamıyor bir anlamda. Bu yüzden ufkunu sadece kendi yaşam süresine sıkıştırıyor. İster devlet yönetsin ister aile, acımasız ve yok edici olabiliyor. Yok ettiğinin evrensel dengedeki yerini tartışmıyor. Aslında erkek tartışmıyor zaten, sadece emrediyor, tebliğ ediyor, vurup kırıyor o kadar. Bu yüzden kendisini sorgulamaktan ve değiştirmekten de aciz.
Oysa kadın, geleceği, yeni hayatları temsil eder. Geleceği için kendinden vazgeçer. Kendisinin sahip olamadığı şeyleri bile ister gelecek için. Ben yaşamadım ama onlar yaşasın der. Kadın, içinde yeni yaşamlar büyüttüğünden belki de yaşatmayı bilir. Ölüm bu nedenle yabancıdır kadına ve içinde büyüttüğü yaşamlar için yaşanası bir dünya ister. Çünkü başka türlü mutlu olamayacaklarını, yaşamın devam edemeyeceğini bilir. Bu noktada kadın evrenin kendisidir ve bencillik doğasına aykırıdır. Kadın savaşa karşıdır, barış ister ama gelecek için mücadeleden kaçmaz, bu onun görevidir, içinde büyüttüğü yaşamlara sözüdür bir anlamda. Dünyayı da, içinde yarattığı yaşamın bir parçası olarak görür ve sever. Bu yüzden değerlerini tehdit edenlere karşı ne kadar dik ise insanlığa, doğaya o kadar dosttur, barışçıldır. Yaşamın devamı için huzura ihtiyaç olduğunu bilir ve nerede olursa olsun bunu sağlamaya çabalar. Yüreği gibi, dili ve aklı da aynı şeyleri söyler, aynı idealin peşinden koşar. Güzel, yaşanası bir gelecek/dünya, kadının idealidir.
Bu nedenle, dünyanın ve insanlığın yok oluşunu engellemek için de, ülkede barışa, özgür ve eşitlikçi bir yaşama varmak için de tek çare, kadın duyarlılığına, diline, vicdanına, aklına getirilen yasakları kırmaktır. İlla kadın olmak değil elbet, kadın yüreğinden bakabilme cesaretini, yürekliliğini gösterebilmektir. Erkek Fatmaların değil, kadın Ahmetlerin, Mehmetlerin çoğalmasıdır.
Coğrafyamızın acılı kadınları, kadın yüreğini görünmez kılan erkek kültürün dayatmalarına rağmen çok yol aldı. Devlet tarafından çocukları idam edilen, işkencede öldürülen, gözaltında kaybedilen, dağlara mecbur edilen, oralarda katledilip mezarsız bırakılan anneler, Cumartesi Anneleri, barış anneleri intikam için değil, göğüslerinde taşıdıkları kadın yüreğinden bakıp barış ve demokrasi için yollara düştüler. Acılarını hiç unutmasalar ve zalimi hiç affetmeseler bile, kendi yaşadıkları acının başkaları tarafından yaşanmasını engellemek, katillerinin cezalandırılmasından daha önemli onlar için.
Bir çağrım var şimdi. Söze kadın diye başladığım için kadınları bu çağrının muhatabı saymadığımı düşünmeyin. Erkekler kadar, kadınları da erkek zihniyeti ile yetiştiren bir toplumun kadınlarının da kadın yüreğinden bakmayı, oradan göreceklerine sahip çıkmayı öğrenmeleri gerekiyor çünkü. Belki o zaman, hiçbir anne oğlunun alnına kan sürerek askere, Kürt kardeşleri ile savaşa göndermez. Barış olur, kardeşlik olur, açlık, sefalet kalkar ortadan, ağaçlar, nehirler, hayvanlar ve insanlar mutlu yaşar. Kadın idealine kavuşur, özgür olur. Kadının adına bile tahammül edemeyen bir devlet varken bu nasıl, ne zaman olur bir şey diyemesem de, umutla ve dirençle…