"Halife" ve AKP, içinde geçtiğimiz süreçte, binlerce yıldır siyasete egemen olan, özgürlüklerin ve halkların başına musallat olan tarzla politika yapıyor. Bu tarzın en önemli argümanı birilerini düşman olarak göstermek, bunu toplumsal algıya dönüştürmektir.

Dünyanın her yerinde ve her dönemde; güç haline gelen veya mutlak iktidara ulaşan tüm güçler ve partiler iki aşamalı bir tarihe sahiptir. Birinci aşamada güç oluşturmaya çalışır. Bu dönemde ağırlıklı olarak savunmada kalır, özgürlük, adalet ve barış kavramlarını çok kullanırlar. Bunların üzerinden halktan, toplumdan güçlü destekler alır.

İktidar gücü haline geldikten sonra ise saldırıya geçerek gücünü daha da artırmak, iktidarını pekiştirmek için barış, adalet ve özgürlük söylemleri yerine "düşman ve düşmanla mücadele" politikasını öne çıkarır. Çünkü koşulların ve silahların eşit olmadığı kısa süreli savaşlarda hep güçlü olan karlı çıkmıştır.

Düşman yoksa dahi bir düşman yaratırlar. Bu düşman dönemin ruhuna göre bazen iç düşman bazen de dış düşmandır. 

Kalemşorları, müritleri ve ele geçirdiği devletin kurumları üzerinden topluma kirli bilgiler taşımaya başlarlar.

Böylesi durumlarda ve zamanlarda, dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de toplumda/halkta şu refleks gelişir; güvenli limanlar aramak.

Toplum/halk, ortaya çıkan durumun aciliyetine binaen güçlü gördüğü en yakın limana doğru koşar. Onlara göre de bu liman hali hazırda güçlü olduğuna inandığı güç veya siyasi partidir. 

AKP’yi bu çerçevede biraz analiz edelim.

2007 yılına kadar kendisini neredeyse adalet, barış ve özgürlüklerin havarisiymiş gibi göstermeye çalıştı. Davutoğlu’nun akademik bir çalışması olan "Stratejik Derinlik" felsefesine göre tüm yakın ve uzak halkalarla olan ilişkilerinde  "sıfır sorun" siyasetini önde tutmaya çalıştı.

2007 seçimlerindeki seçim başarısı bu politikanın kırılma noktası oldu. Çünkü gücü toparlamaya başlamıştı. Artık saldırıya geçebilirdi.

Psikolojik savaşı yeni metodlarla güçlendirdi ve bir plan dahilinde düşmanlarını önceliklendirdi. 

Birinci sıraya Kürtleri, PKK’yi ve KCK koydu. Kürt sivil siyasetinin yaklaşık on bin kadrosunu cezaevlerine attı. Siyasal soykırım diyebileceğimiz bu yöntemle bir yanda Kürtleri politik beceriden düşürmek, diğer yandan yarattığı "tehlikeli düşman algısı" üzerinden halktan daha fazla destek almak istediler. Kürt politik alanı sendeledi ancak yoluna devam etme becerisini de gösterdi.

Ardından ABD’nin onayı ve büyük desteğiyle vesayet gücü dediği statükocu güçleri düşman sandalyesine oturttular.  Askere yöneldi. Ergenekon vb. davalar üzerinden tabiri caizse "dişlerini çekti". 2011 seçimlerinde, Kürdistan hariç diğer yerlerde var olan güçlerine güç kattılar.

2014 yılında yapılan seçimlerin öncesinde yaratılan düşman ise "paralel yapı", en çok bilinen ismiyle "Cemaatçiler" oldu. Ruh ve yolsuzluk ikizini düşman yaptılar. Yerel seçimlerde ve cumhurbaşkanı seçimlerinde biraz daha büyüdü. Kısa vadeli amaçlarına ulaştıkları söylenebilir.

Örneğin, Hitler'in arka arkaya seçimler kazanması, tüm yıpranmışlığına rağmen Netanyahu’nun İsrail’de yapılan son seçimleri kazanmasının altında yatan olgunun; "Düşmanımız vardır ve bu düşman çok tehlikelidir" söylemi ve yarattığı algı olduğunu göz ardı etmemek gerekir.

Bu makalede paylaşmak isteğim önemli noktaya gelmek istiyorum.

Arınç, "Halife" ve Gökçek’in kavgaları derin ve ciddidir. Gelir geçer bir durummuş gibi görmemek gerekir. Derin bir politik oyun, niyet ve tarz vardır.

Eski düşman kavramları miadını doldurduğu için yeniden düşman ve yeni düşman algısı yaratarak 7 Haziran seçimlerinde tarihlerinin en büyük gücüne ulaşmak, halkı yine güvenli liman arama refleksine yöneltmeyi amaçlıyorlar.

Birkaç gün içinde, belden aşağı vuruşlarla; "Milli Görüş'ü" Ak saçlı Milli Görüşçüler üzerinden düşman göstermeyi amaçlayan kirli bilgilerin piyasaya sürülmesi, "Halife" ve şürekâsının bu yönlü cümleler kullanmaya başlaması şaşırtıcı olmamalıdır.

Gökçek, "Başbakanın talimatı emirdir, emir demiri keser, bu konuda artık konuşmayacağım" biçiminde açıklama yaptı. Arınç’ı Cemaatle özdeşleştirmesi nedeniyle ikaz edilmiştir. Çünkü artık anlamsızlaşan "düşman"la özdeşleştirmiş olması amaçlananla uyumlu olmamıştır. Yaratmak istedikleri yeni düşmanla (Milli Görüş) ilişkilendirseydi bu ikazı almayacaktı diye düşünüyorum.

Toplumsal bir olgu ve güç olan Milli Görüşçülerin bu niyeti ve oyunu görüp görmediğini bilmiyorum. Ancak AKP’nin totalizme doğru yol alan bu politikasını bugünkü koşullarda durdurabilecek tek güç olan Kürt siyaseti ve HDP’nin; söylem ve bekle gör politikasının ötesine geçip bu niyet ve oyunu boşa çıkarmak için politik bir refleks göstermesi gerektiğine inanıyorum. 

Bana göre, bunun için en uygun adım; Milli Görüş'ün iki "Ak saçlı"sını listesinin ön sıralarında aday olarak gösterilmesidir. Milli Görüşçülerin buna çok kapalı olacağını da düşünmüyorum. İki aday dahi Türkiye genelinde 500-600 bin oya tahvil edecektir. En uygun isimlerin de Korkut Özal ve Recai Kutan’ın olabileceğini düşünüyorum.