Siz İstanbul’un, İzmir’in, Ankara’nın şu ya da bu ilçesinde bir grup militanın devlet kuvvetlerine karşı silaha sarıldığını hiç duymadınız mı? 

Hiç kuşkusuz duydunuz.

Ama siz, söz konusu ilçelerden herhangi birinde, bir gurup militanın devlet kuvvetlerine karşı silaha sarıldığı zaman, o ilçenin kuşatıldığını, dış dünyayla tüm irtibatının kesildiğini, telefonların, internetlerin susturulduğunu, halkın haber alma hakkının yok edildiğini, yandaş olmayan medyanın çalışmalarına yasak konduğunu hiç duydunuz mu?

Duymadınız.

Hele siz, böyle kuşatılan ve haber namına dışarıya kuş uçurtulmayan  bu ilçelerde olana benzer biçimde, İstanbul’un, İzmir’in, Ankara’nın herhangi bir ilçesinin (Gazi hariç) merkezine zırhlı araçlarla girildiğini de, o araçlardan evlerin, işyerlerinin, hedef gözetilmeksiniz tarandığını da, dükkanların dağıtıldığını, evlerin yakıldığını da duymadınız.

Duymazsınız.

Çünkü bu iller Fırat’ın batısındadır. Buralarda Türk nüfusla Kürt nüfus iç içe yaşamaktadır. Haberleşme hakkına el koyduğunuz zaman, yalnız Kürtlerin değil, Türklerin de haberleşme hakkına el koymuş olursunuz. Tüm ilçeyi kuşattığınızda, ilçe merkezine zırhlı araçlarla girdiğinizde, rastgele etrafa ateş açtığınızda, rastgele ev ve dükkanları yakıp, yıktığınızda, önünüze geleni "arabadan pet şişesi attı" diye, yan baktı diye, köşeden ansızın çıktı diye beyninden vurduğunuzda, yalnız Kürtlerin üzerine ateş açmış olmazsınız, yalnız Kürtlerin evlerini, dükkanlarını yakıp yıkmış da olmazsınız, yalnız Kürdü beyninden vurmuş da olmazsınız; o ilçedeki Türklerin de üzerine zırhlılarla yürümüş olursunuz, Türklerin de yaşadığı yerleri ateş altına almış olursunuz, Türkleri de beyninden vurmuş olursunuz.

Böyle olduğu için İstanbul’un, İzmir’in, Ankara’nın ilçelerinde bir grup militan devlete silahla karşı koysa bile, hükümet, hükümetin silahlı kuvvetleri "dikkatli" davranır. 

Kürdistan’da dikkatli davranmaz. Bilir ki, sıktığı her kurşun, hedefe her zaman tam isabet edecektir. Gözünü kapatarak zırhlıdan yaylım ateşi açsa, vurulanların hepsi de Kürt olacaktır. Ha gerilla Kürt, ha sivil Kürt. Fark etmeyecektir. Kürt'ün evi yanacak, Kürt'ün dükkanı tarumar olacaktır.

Bu ülkede "yüzlercesini gömdük" diyen bir Cumhurbaşkanı var. Kendi kızı hakkında İran’da bir kişi bir haber yaptı diye, Türk-İran ilişkilerini gözünü kırpmadan dinamitleyen bir devlet başkanı var. Demirtaş "Seni başkan yaptırmayacağız" deyince "tahrik" olan ve o nedenle iki buçuk yıldır süren "çatışmasızlığa" son verip, kanlı bir savaş kararı veren, "fili durum yarattım" diyerek, "darbe düzeni" kuran "seçilmiş bir şef" var.

Böyle bir rejimde Kürdistan halkı, seçmeni, HDP’ye oy veren, böylece Erdoğan’ın başkanlık rüyasını kabusa çeviren, AKP’yi azınlığa düşüren ve bunu silahla değil, elinde oy pusulasıyla yapan bir halk şu anda Silvan’da cezalandırılıyor. Kürdistan’ın her yeri adım adım "özel güvenlik bölgesi", "askeri yasak bölge" ilan ediliyor.

Ve bunları yapanların yönetiminde Türkiye seçime gidiyor.

Erdoğan, "bu savaşın seçimler yapılırken de" süreceğini ilan etti bile…

Evet, bu nasıl bir seçim olacak?

Askeri işgal altında, her evin önüne bir TOMA dikilmiş ve seçmen sandığa gidecek…

Evinden çıktığı anda, silahlı adamların karşısında kimliği belli bir halk bu. Şimdi işgal edilen o kentlerde, küçük Türk azınlık, atanmış memurlar, subaylar ve polisler ile bir avuç itirafçı ve kontracı dışında, yediden yetmişe HDP’ye oy veren insanlar yaşıyor. Dürbünlü tüfek kimi seçerse, o HDP seçmenidir. Sıkarsa bir HDP seçmeni ölür. Araştırmaya, fişlemeye gerek yoktur.

Tamam, Kürdistan seçmeni cesurdur. HDP’ye oy veren yüzde 13'lük seçmenin ezici çoğunluğu ölümü göze alır. O sandığa mutlaka ulaşır. Oyunu yine HDP’ye verir. Ama herkesten bu cesaret beklenemez. HDP’ye oy veren yüzde 13'lük seçmenin yüzde dördünü ürküttüğünüz zaman HDP baraj altında kalır.

Amaç da zaten budur. Savaş ortamında seçim meçim olmaz. Bilesiniz…

Seçim öncesinde ya tahkim edilmiş ateşkes ilan edilir ve müzakere süreci başlar ya da "seçim" şimdiden gayrı meşrudur.