Edebiyatın suçlu karakterleri

Kültür/Sanat Haberleri —

EDEBIYAT AYNA

EDEBIYAT AYNA

  • Lacan’ın ayna evresi ile ilgili söyledikleri ben-öteki algımızın şekillenmesine de dayanak oluşturuyor. Ben’i kurarken aynı zamanda öteki’yi kurmamız gerekir. Aynadaki ben’i görürken aynı zamanda ayna-dışındaki öteki’leri de fark ediyoruz.

BİLGE AKSU

Orijinali Eski Ahit’te geçen Habil ve Kabil hikayesinde bir ayrıntı hep dikkatimi çekmiştir. Kabil, kardeşini öldürdükten sonra RAB ile konuşurken, artık onu her kim görürse öldürmek isteyeceğinden endişe duyduğunu belirtir. RAB ise bu konuda rahat olması gerektiğini, çünkü ona bir nişan koyarak herkesin onu tanımasını sağlayacağını ve kimsenin onu öldürmeye yanaşmayacağını söyler. Böylece Kabil, herhangi bir vicdan azabı duyduğunda, birinin onu öldürmesini istese dahi bu gerçekleşmeyecektir. Hafıza ve uzun bir ömrün cezaya dönüşeceği yer işte burasıdır.

Alman yazar Monika Maron’un coğrafyamızda en çok bilinen kitabı Animal Triste’de de buna benzer bir durum söz konusudur. Kitabın anlatıcısı ve baş karakteri, anlatı zamanında kaç yaşında olduğunu bile unutmuş, çok yaşlı bir kadındır. Geçmişinde bölük pörçük hatırladığı birçok olay bulunsa da, hatırlamayı en çok sevdiği hatıraları, ansızın tanışıp görür görmez aşık olduğu bir adama dairdir. Hatta bu adamın ismini de hatırlayamaz ama ona kendi seçtiği bir isimle hitap edecektir. Almanca’da “tabut ya da sandık” gibi çoklu bir anlamı çağrıştıran Franz ismi, artık sevgilisinin ismidir. Bu kişiyle, Berlin Duvarı yıkıldıktan hemen sonra, çalıştığı müzede bulunan bir dinozor iskeletine bakarken tanışmıştır. Yıllar boyu bu iskeleti tanrısal bir kaide gibi görüp, önünde huşu içinde durmayı çok severken, günün birinde yanında bitiveren bir adamın, onunla aynı hislere sahip olduğunu anlaması, gençliği boyunca yaşayamadığı bütün duyguları ortaya çıkaracaktır. Bir müzede başlayan bu aşk, Franz’ın evliliği sebebiyle gizlice devam etmiş, gün geçtikçe de anlatıcımızın saplantılı bir tutkuya dönüştürdüğü bir eziyet haline gelmiştir.

Saplantılı bir aşkın kıskançlık duygusuna, kıskançlığın da bir süre sonra hasete dönüştüğü bu hikayede anlatıcı, uzak geçmişteki bu hatıraları sürekli olarak yeniden yaşamakta, yanlış ve doğru bilgileri birbirine karıştırmakta, doğrusunu hatırladığı her seferinde ise büyük bir utanç yaşamaktadır. Bunun en büyük sebebi, aşık olduğu kişinin evliliğinden ötürü kendini ‘diğer kadınla’ sürekli olarak kıyasladığını ve aslında öyle olmasa bile, Franz tarafından dışlandığını düşünmesidir. Başlangıçta son derece romantik hislerle doluyken, günün birinde Franz eşiyle bir seyahate çıktığında, geride kalan kişi olmayı deneyimleyerek olumlu hislerinin birer birer kaybolması, elinden kaçırdığını düşündüğü sevgilisine daha çok baskı kurması malum kehaneti gerçekleştirmiş ve Franz’ın yok olmasına sebep olmuştur. Bu hususta duyduğu suçluluğun izlerini kitapta, evindeki bütün aynaları parçalamasından ya da Franz’ın orada bıraktığı gözlüğünü takmak suretiyle gözlerini bilerek bozmasından anlayabiliyoruz.

 

Bellek, ayna ve utanç

 

Suç ve günah kavramları, edebi anlatılarda sıklıkla üzerinde durulan konular. Adem ile Havva’nın ilk günahları üzerine kurulmuş geniş bir anlatı evreninin olması da tesadüf değil. Cennetteki yasak meyva bilgisi, günü geldiğinde kendini gerçekleştiren bir kehanete elbette dönüşecekti. Havva’nın Adem’i kandırması ama Adem’in de ona kanmaya hazır olması falan, ikinci planda kalıyor bana göre. Bu hikayede ilginç bulduğum ilk nokta, yasaklanmış bir nesnenin bilgisini vererek, bu bilginin bir eziyete dönüştürülmüş olması. Sahip olduğumuz bilginin, bize düşmanlaşmaya başlaması. Raskolnikov’un, tefeci kadın için duymadığı vicdan azabını, kadının kardeşi Lizaveta için duyması yine buna bir başka örnek. Lizaveta’nın akli dengesinin yerinde olmadığı bilgisi, roman boyunca Raskolnikov’u en çok zorlayan şey değil miydi? Tefeciyi öldürme hakkını kendinde rahatlıkla görebilirken, ikinci cinayetin vicdani pazarlığında hep duvara toslaması da aslında bu yüzdendi.

Adem ve Havva’nın hikayesindeki ikinci mühim nokta ise, birbirlerini gördükçe işledikleri günahı hatırlamak zorunda oluşları. Hikayeye göre, yasak meyveyi yer yemez, mahrem yerlerinin farkına varan Adem ve Havva, işledikleri suçu hatırlamanın yanı sıra, utanç duygusunu hissetmeye başlamalarıyla da cezalandırılıyor. Bu noktada, suçluluktan kurtulmanın ilk yolu her şeyi unutmaksa, ikinci yolu da birbirlerini görmemelerinden geçiyor. Fakat bu mümkün değil.

 

Hafızanın zindanında kaçacak yer yok

Animal Triste’de işlenen suçun örtbas edilme çabalarına dair de böyle düşünüyorum. Kendine baktığında gördüğü kişi, artık işlediği suçla eşleşmiş bir insana dönüştüğünden anlatıcı, çaresizce bütün aynaları yok ediyor hatta gözlerini bile bile bozuyorsa da hafızanın zindanından kaçacak yer yok. Saniyeler, dakikalar, saatler, günler ve haftalar boyunca yaşamaya devam etmesi gerek. Nefes aldığı her anda yeniden ve yeniden o anı yaşaması, tekrar tekrar suçluluk duyması gerek. Demanstan ötürü doğru düzgün hatırlayamadığı gençlik ve yetişkinliğin güzel hatıraları elinden kayıp giderken, suç anının giderek berraklaşması ve bununla baş başa kalması gerek.

Aynaların metafor olarak kullanıldığı bu tarz metinlerde, içsel çatışmanın iyilik-kötülük ekseninde verilmesi tanıdık bir durum. Örneğin Sait Faik, Plajdaki Ayna adlı öyküsünde buna benzer bir durumu yaratmış. Para karşılığında birlikte olduğu bir kadının aslında bir çocuğu olduğunu öğrenince, yaptığı eylemin ağırlığı altında ezilmekten kurtulamayan öykü kişisi, önce kendini denize atıp istemsizce bir arınma ritüelinin peşinden koşsa da bu rahatlamasına yetmemiş, sonunda plaj işletmesinin aynasını kırıp ortadan yok olmuştur. Ya da Anayurt Oteli’nin Zebercet’i, asla gelmeyecek olan gecikmeli Ankara trenindeki kadını beklerken, yanında çalışan temizlikçi kadına uykusunda defalarca cinsel saldırı gerçekleştirmiş, her sabah ve akşam ayna karşısında kendine uzun süreler bakakalmıştır. Bu noktada Zebercet’i Animal Triste anlatıcısından ayıran şey, kendi hayatına son verme seçeneğini kullanabilmesinden başka bir şey değildir.

 

Geçmişle yüzleşme

Lacan’a göre, ayna karşısında gördüğümüz kişinin biz olduğunu bebeklik döneminde algılamaya başlıyoruz. Buna ayna evresi diyor Lacan. Bebeğin, bedensel bütünlüğe sahip olduğunu görmesi ve bir bakıma tamamlanmış hissetmesini sağlıyor. Çünkü her ne kadar bize bakım verenler, annemiz ya da babamız bizi aynalasa da, çocuk hallerimizde bu örüntüyü devam ettirmemiz mümkün olmuyor. Ne zaman ki kendimizi bir aynanın önünde oturtulmuş ve bütün bedensel uzuvlarımızın yerli yerinde olduğunu görmüşsek, kendimize dair benlik algımız da orada tamamlanmaya başlıyor.

Geçmişiyle yüzleşme yaşamaya çalışan karakterlerin, ayna karşısında uzun saatler geçirmesi ya da bir öfke anında aynaları parçalayan birer özneye dönüşmesi belki de bununla bağlantılı. Plajdaki Ayna’yı kırıyoruz çünkü orada gördüğümüz kişinin, bir çocuğun annesiyle para karşılığı birlikte olan biri olmasını kabullenmiyoruz. Animal Triste’nin anlatıcısı da bunu yapıyor. Evde kendini yansıtacak hiçbir nesne bırakmayana kadar, yok edici dürtülerini göstermeye devam ediyor. Bir bakıma, aynaların kırılmasıyla kendimizi, bebeklik döneminin masumiyetine döndürmeye çabalıyoruz. Ya da daha kötüsü, aynada kendini görmeden tamamlanamayan bebek benliği misali, aynayı parçaladıktan sonra yok olduğumuzu sanıyoruz.

 

Örtülemeyen suçlar

Aynaların bulunmadığı dönemlerde ortaya çıkan anlatılarda ise, bir başkasının gözü devreye giriyor. Adem ve Havva ilk günahı işlediklerinde, mahrem yerlerini örtecek bir nesneye ihtiyaç duymaya başlıyorlar. Çünkü, birlikte işlenen günah karşıdaki kişinin ve ona benzeyen bizim masumiyetimizi alıp götürüyor. Ona baktığımızda, daha önceden hiç fark etmediğimiz mahrem yerlerimizin farkına varıyor, güçsüzleşiyor, utanç duymaya başlıyoruz. Ve ne kadar örtünsek, ne kadar suç mahallinden uzaklaşsak da, hafızanın yükü vicdanlarımızda yaşamaya devam ediyor. Kabil, kardeşini öldürdükten sonra içsel bir çatışma yaşamaktan uzak olmasına rağmen, başkalarının gözünde suçlu olduğunu bilmekten rahatsız oluyor. RAB, ona bir nişan koyarak, onu gören herkesin belli bir tepki vermesini, Kabil’in de buna şahit olup aynalanmasını sağlıyor. Örtülemeyen suçlar, kimi zaman evdeki/plajdaki aynada, çoğu zaman da başkalarının bize bakışında yansımaya başlıyor.

Lacan’ın ayna evresi ile ilgili söyledikleri ben-öteki algımızın şekillenmesine de dayanak oluşturuyor. Ben’i kurarken aynı zamanda öteki’yi kurmamız gerekir. Aynadaki ben’i görürken aynı zamanda ayna-dışındaki öteki’leri de fark ediyoruz. Aynada ben var, ben olmayan’ı ben’den ayıracak gözü veren de ayna oluyor bu durumda. Ayırıcı etken haline geliyor. Fakat burada bir karmaşıklık da ortaya çıkıyor. Öteki’nin gözünde öteki olmak. Ayna bize hem ben’i hem de ben’de kabul etmediğimiz öteki’yi veriyor. Kabil de, Animal Triste’nin anlatıcısı da, plajdaki aynayı kıran da kendi içindeki ötekilerle ben’e bakıyor aslında. İçinde bir öteki kurarak vicdan azabından ve suçluluktan kurtulma ile o öteki’ni bize gösteren aynayı kırma isteği burada örtüşüyor. Suçu hiçbir zaman kabullenmek istemiyoruz, suçu içimizdeki öteki’nin üzerine atıyoruz ve başkalarının gözünde de öteki olmak, suçlu olmak istemiyoruz.

Bizi bize yansıtan nesneler ya da insanlar ortada yokken rahatlamayı başarıyor muyuz sorusu yine burada devreye giriyor. İşlenen günah bu sefer de insani zihinlerimizin kuytularında, hafıza dediğimiz karanlık kuyuda ses çıkarmaya devam ediyor ve o sesi bastıramadıkça örtük bir şiddete tutuluyoruz. Dürtülerimizle başa çıkamıyor, onları kontrol edememekten daha çok korkuyoruz. Fakat ne yaparsak yapalım, ömür saatinin tiktakları ne kadar atarsa atsın, bir kere zihnimizde yer eden travmalarımızı, utanç anlarımızı görmezden gelemiyoruz.

Suçun cezası, insanın kendine yönelttiği utanç olduğunda, varlığımız sona erene kadar beraat de edemiyoruz.

 

 

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.