Bugün Uruguaylı yazar Eduardo Galeano’nun yeryüzünden göçüşünün birinci yıldönümü. 

Dağarcığımda Onu ya da ardında bıraktıklarını tanımlamaya yetecek kadar sözcük yok. Çünkü O, sadece bir alfabenin harfleri ile yazmıyordu. Onu bir alfabenin harflerini kullanarak anlatmanın da imkanı yok. Portekizli yazar Fernando Pessoa demişti, “Ben Portekizce değil kendimce yazıyorum.” Eduardo Galeano’nun yaptığı da tamıtamına buydu. Her şeyiyle kendine özgü ve özgür bir tarz ortaya çıkardı. Zira Galeano da, edebiyatın biçimlerini birbirinden ayıran sınırlar olduğuna inanmıyordu. 

Onun edebiyatının kahramanları yaşadığı Latin Amerika kıtasının ‘Los nadies’leriydi yani ‘hiçkimseleri.’ “Gerçekte insan mutluluklarını ve felaketlerini yüreğinde duyduğu tüm kişiler için, yetersiz beslenenler, kenar mahalle sakinleri, gerillalar, bu dünyanın tüm ezilenleri için yazar” diyordu. Ancak bir çelişkiyi dile getirmekten de kaçınmıyordu: “Bunca cinayet ve ayrılık düşünüldüğünde sözcükler varlığını koruyabilecek mi?” 


Belleğine el konulan ülke

İşgalcilerin tarihini ve gerçeğini de en iyi Galeano anlattı. 

Hepimiz biliriz, okuduğumuz yıllar boyunca coğrafya ve tarih derslerinde ‘kıtaların keşfi’ olarak bizlere yutturulan Batı’nın kolonyalist yalanlarını... Her devletin tarihi aşağı yukarı benzerdi ve birbirinin kirli tarihlerini, uydurdukları yalanlarla saklamasını iyi bilirlerdi. Birbirine en iyi yataklık edenler, sömürgeci devletlerdir. Böylece hep azınlık olan bu sömürgenler, yazının keşfini de kullanarak kendilerine yalandan bir tarih uydurdular. Bunu da en iyi Galeano tanımladı: “Çok kötü bir tarih öğrencisiydim. Tarih dersleri mumyalar müzesine ya da ölüler diyarına gezilere benziyordu. Geçmiş cansız, boş ve dilsizdi.”

Evet ‘keşif’ vb. denilen düpedüz işgaldi. Endülüs hapislerinden alınıp zorla tekneye bindirilmiş mahpuslarla yapılan işgal. Çıplak yerin insanları ise, gelenleri misafir gibi karşıladı, elindekini cömertçe paylaştı. Henüz bu işgali tanımlayacak sözcükleri yoktu, zamanı tanıyorlardı onlar, yeryüzünde geçici olduklarını ve burada her canlının yaşama hakkı olduğunu... İşgalcilerin ilk yaptığı neydi, sahiplenmek! Böbürlenerek, “Bugünden sonra her şey uzaktaki hükümdarlara aittir” dediler. Tabii ki ‘biz burayı yağmalamaya geldik’ diyemezlerdi. ‘Yol yapacağız, köprüler inşa edeceğiz, katedraller, okullar kuracağız, size medeniyeti öğreteceğiz’ diyeceklerdi. 

Bu işgal ile yüzyıllar boyunca o toprakların altını, gümüşü, nitratı, kauçuğu, bakırı, petrolü yağmalandı. Bundan da önemlisi Galeano’nun deyimiyle “belleğine el konuldu.” Bu yüzden Onun tüm çabası “belleği çalınan güzel ülke”nin yeniden belleğine kavuşmasıydı. 


Toprakla bir insanmış gibi konuştu

Bu işgalci tarihi deşifre etmesi açısından Ateş Anıları üçlemesi Galeano’nun kitapları arasında önemli bir yer tutuyor. Bu yazım sürecini de “Latin Amerika’yla sohbet etme çağrısına ölesiye kapılmak” olarak tanımlamış ve sormuştu: “Sanki Amerika bir insanmış, bir kadınmış gibi. Hangi çamurlardan doğdu? Hangi aşk maceralarından, kaç tecavüzden geçti?” Bu üçlemeyi, saçının son tellerini kaybetme, oniki parmak ülseri ve disk kayması edinme pahasına bitirmişti. Buna değdi, çünkü bu üçlemeyle işgalcilerin anlattığı ölü tarihten toprak zerresine dek canlı, renkli, sevgi dolu, direnen, dans eden, şarkı söyleyen bir tarih ortaya çıktı. 

Kendisinin önemli bir yer tuttuğu Latin Amerika edebiyatını da doğuş yıllarında şöyle tanımlamıştı: “Latin Amerika’da yavaş yavaş diğerlerinin uyumasına yardım etmeyen, onları uykudan uyandıran; ölülerimizi gömmeyi değil onları yaşatmayı öneren; külleri süpürmeyi değil, ateşi yakmaya çabalayan bir edebiyat güç ve biçim kazanıyor. Bu edebiyat muazzam bir savaşçı sözcükler geleneğini sürdürüyor ve zenginleştiriyor. Belki doğmakta olan bu yeni edebiyat, tarihimizin akışını er ya da geç, iyilikle ya da kötülükle radikal bir biçimde değiştirecek olan toplumsal güçlerin güzelliğine layık olmayı başarabilir.” (1976) 


Kürdistan duydu hikayelerini

Eduardo Galeano, sömürgeci tarih boyunca direnenleri, dağlarda rüzgar gibi dolananları sessizliğin içinden bulup çıkardı. Peru’nun, Şili’nin, Uruguay’ın, Arjantin’in, kıtanın topraklarının duyulmayan sesini dinledi. İnsanın, dağın, taşın, ağacın, kuşun, toprağın sesi kalbine değdi de duydu, gördü ve sözcüklere dönüştürdü her birinin hikayesini. Kayıp bir kıtanın öykülerini yağmurlardan süzdü. 

Binlerce kilometre ötede Kürdistan’dan duyduk bu hikayeleri. Artık biliyoruz, bize yakın olanları, yakın olduklarımızı. Yalnız olmadığımızı biliyoruz. İşgalcilerin birbirine benzediği gibi direnenlerin birbirine benzemekten de fazlası olduklarını, kalplerinin birbirine değdiğini biliyoruz. 

Onun gibi çıplak ve halktan olan şiirleri rüzgarda yaşayan Arjantinli şair Bertolome Hidalgo’yu biliyoruz. Apê Musa’yı bildiğimiz gibi. 

Peru’nun Chicote tepesinde sömürgeciler, bir avuç özgürlükçüyü kuşattıklarında Pedro Loayza’nın “Ben düşmana teslim olmam” diye bağırarak kendini uçurumdan attığını biliyoruz. Beritan’ı bildiğimiz gibi. 

Peru’da ekim zamanında, doğumlarda ve hasat mevsiminde güneşe saygılarını sundukları, topluca dua ettikleri Quechu dilinin ve dansının yasaklandığını biliyoruz. Çiçeğin taç yaprakları gibi açılan dilimiz Kurdi’nin yasaklanması gibi.

Sömürgecilere karşı savaştığı için Kızılderililerin “Toprak Ana” dediği Juana Azurduy’u biliyoruz. Güzel dağlarımızda kuşların şarkısına eşlik edenleri bildiğimiz gibi. 


Yalınayak çocukların düşü

İşte tüm bunlar ve fazlası yüzünden Galeano edebiyatın gerillasıydı. “Ve Günler Yürümeye Başladı” kitabında yer alan “Hafızanın Yolculuğu” adlı kısa ama direnenlerin tarihini iyi özetleyen hikayesi bile yeterli bunu anlatmaya: “1781’de, Tupac Amaru, Cuzco şehrindeki Silah Meydanı’nın tam ortasında balta darbeleriyle paramparça edildi. İki asır sonra, tam o noktada ayakkabı boyamakta olan yalınayak bir çocuğa turistin biri, Tupac Amaru’yu tanıyıp tanımadığını sordu. Küçük ayakkabı boyacısı kafasını kaldırmadan tanıdığını söyledi. Ve bir yandan işini yaparken neredeyse gizlice mırıldandı: O rüzgardır.” 

O rüzgar, hala esiyor Cuzco dağlarında; o rüzgar, Cudi, Munzur ve Zagros dağlarında esiyor. Latin Amerika’da gerçekleşen Kürdistan’da tezahür ediyor; işgalcileri ve direnişleriyle. Geleceğin düşleri, Sur diplerinde ayakkabı boyayan çocuğun gözlerinde. Zamanın ve mekanın perdeleri incedir, aşılabilir.

Direniş sürüyor Latin Amerika’da olduğu gibi Kürdistan’da da. Eduardo Galeano’nun öyküleri, direnenlerin güzelliğine layık bir şekilde çoğalıyor. Özgür yarınların şafağında yeni sözcükler doğuyor. Kıta insanının, direnişçileri dağlarda rüzgar olarak tanımladıklarını yazan Galeano da artık bir rüzgardır, direnişin olduğu her toprakta sözcüklerin ardından giden. 



Deniz Bilgin