İktidar, en çok da farklılıklara düşmandır. Onun lügatında dayanışma yoktur; bunun yerine "zapturaptı" koyar. Bir etnik/kültürel kimliğin de taşıyıcısı olan iktidar için öncelikli görev, egemen formun dışına çıkan bütün "ötekileri" kendisine benzetmek; yapamıyorsa baskı altına almak; o da yetmediyse en vahşi yöntemlerle yok etmektir.
İktidarın bir başka mahareti, ideolojik/politik yönelimini kitle iletişim araçları ve üstyapı kurumları (eğitim, hukuk, din, aile...) eliyle halka nüfuz ettirmek; onun hiç değilse bir kesiminin de bu yönelime teorik ve pratik dahlini sağlamak. Öyle ya, Türk ulus devletinin farklı etnik kimliklere, inanç gruplarına yönelik düşmanlığı, birçok örnekte halklar eliyle icraata döküldü. Ermenileri katleden yalnızca Hamidiye Alayları değildi; Antep'te Kürtleri linç eden güruhta, mahallenin bakkalı da vardı; Alevilerin ibadet yerlerine yönelik küfürler, mahallenin göbeğindeki kahvede de yankı buldu. Onların dahil edildiği bu linç diline, literatür, "nefret söylemi" adını verdi. Elbette sadece etnik kimliklerle sınırlı kalmadı bu linç dilinin menzili; egemen normlara aykırı olan kim varsa, kadınından eşcinseline, muhalif siyasetçisinden "başka" biçimde yaşamak isteyene dek uzandı. Tarihsel referansa ihtiyacımız yok; bugünümüz, bu savın örnekleriyle dolu.
PolitikART'ın 152. sayısında, hepimizin hayatıyla mutlaka ilişkili olan nefret söylemini dosya konusu yaptık. Yazarlarımız, konuyu çeşitli yönleriyle tartışan, açığa çıkaran yazılarıyla dergimize katkı sundu. Yine dosya dışı yazılarımızı da ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz.
153. sayımızda görüşmek üzere...