Eduardo Galeano, son kitabına kadar da Amerika kıtasında yitirilmeye çalışılan tarihin izini sürdü, hikayelerini ortaya çıkardı. “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” adlı kitabı ile kendinden söz ettiren Yazar, “Ateş Anıları” üçlemesi için, “Bu üçlemeyle işgalcilerin anlattığı ölü tarihten toprak zerresine dek canlı, renkli, sevgi dolu, direnen, dans eden, şarkı söyleyen bir tarih ortaya çıktı” diyordu.
Deniz BİLGİN
Uruguaylı yazar Eduardo Galeano, direnenlerin tarafından tarihe iz bırakan yazarlardan biridir. Sadece yazar değil, gazeteci, esaslı bir sistem karşıtı, devrimci… Her ne kadar ülkesinde 1973 yılında gerçekleşen darbeden önce yazdığı “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” adlı kitabı çok konuşulsa da, sonrasında yazdığı her kitabı ile konuşulmayı ve hatırlanmayı fazlasıyla hak ediyor.
Dünyada bir klasik olan Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nda, beşyüz yıllık sömürgeci geçmişi çarpıcı bir dille ve bilimsel verilerek dayanarak tüm çıplaklığıyla anlatmıştı. Avrupalı işgalcilerin, bir kıtayı baştan başa nasıl katlettiğini, kültürünü, doğasını, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini nasıl talan ettiğini gözler önüne sermişti. Bu işgal ile yüzyıllar boyunca o toprakların altını, gümüşü, nitratı, kauçuğu, bakırı, petrolü yağmalandı. Bundan da önemlisi Galeano’nun deyimiyle “belleğine el konuldu.” Bu yüzden onun tüm çabası “belleği çalınan güzel ülke”nin yeniden belleğine kavuşmasıydı. Sadece yağma tarihini değil buna karşı verilen mücadeleyi, topraklarını savunmak ve özgürlüğü uğruna dağlarda direnleri de yazdı; Tupac Amaru’dan Zapata’ya, “Ben düşmana teslim olmam” diyerek kendini Peru uçurumlarından atan Pedro Loayza’dan Che Guevara’ya, Kızılderililerin “Toprak Ana” dediği Juana Azurduy’dan şair Hidalgo’ya…
Galeano, son kitabına kadar da Amerika kıtasında yitirilmeye çalışılan tarihin izini sürdü, hikayelerini ortaya çıkardı. Kendisinin önemli bir yer tuttuğu Latin Amerika edebiyatını da doğuş yıllarında şöyle tanımlamıştı: “Latin Amerika’da yavaş yavaş diğerlerinin uyumasına yardım etmeyen, onları uykudan uyandıran; ölülerimizi gömmeyi değil onları yaşatmayı öneren; külleri süpürmeyi değil, ateşi yakmaya çabalayan bir edebiyat güç ve biçim kazanıyor. Bu edebiyat muazzam bir savaşçı sözcükler geleneğini sürdürüyor ve zenginleştiriyor. Belki doğmakta olan bu yeni edebiyat, tarihimizin akışını er ya da geç, iyilikle ya da kötülükle radikal bir biçimde değiştirecek olan toplumsal güçlerin güzelliğine layık olmayı başarabilir.” (1976)
Ateşten hikayeler
Bu işgalci tarihi deşifre etmesi açısından Ateş Anıları üçlemesi, Galeano’nun kitapları arasında önemli bir yer tutuyor. Bu yazım sürecini de “Latin Amerika’yla sohbet etme çağrısına ölesiye kapılmak” olarak tanımlamış ve sormuştu: “Sanki Amerika bir insanmış, bir kadınmış gibi. Hangi çamurlardan doğdu? Hangi aşk maceralarından, kaç tecavüzden geçti?” Bu üçlemeyi, saçının son tellerini kaybetme, oniki parmak ülseri ve disk kayması edinme pahasına bitirmişti. Buna değdi, çünkü bu üçlemeyle işgalcilerin anlattığı ölü tarihten toprak zerresine dek canlı, renkli, sevgi dolu, direnen, dans eden, şarkı söyleyen bir tarih ortaya çıktı. İnsanı, doğayı para uğruna iliğine kadar sömüren sistemi, yol açtığı ve açacağı felaketleri çok iyi çözümledi, gösterdi.
Ancak daha sonra bir kıtayla sınırlı kalmadı. Galeano çalınan bellekleri yeniden diriltmek adına yaptığı çalışmaları yeryüzünün her kıtasına yaydı. Her kıtada küçük hikayelerle zamanı ve mekan sınırlarını aştı. Sadece insanın belleği değildi çalınan, bitkilerin, toprağın belleği de çalınmıştı. Kısa vuruşlarla sömürgecilerin unutturmaya çalıştığı yeryüzü hikayelerini ortaya çıkardı. Bu yüzden o edebiyatın gerillasıdır. Her şeyiyle kendine özgü ve özgür bir tarz ve dil ortaya çıkardı. Zira Galeano da, edebiyatın biçimlerini birbirinden ayıran sınırlar olduğuna inanmıyordu. Edebi kalıplara uyma gibi bir derdi hiç olmadı. Onun hikayeleri direniş mücadeleleri için ilham olmayı sürdürüyorsa eğer, o, hala yaşıyordur. Tıpkı özgürlük için tehlikeli serüvenlere atılan ve hatırlandıkça hep yaşayan bir gerilla gibi. Yeryüzünün kayıp hatıralarının peşinde bir ömür geçirdi.
Galeano’nun hikayelerinde hep direnişleriyle yaşayan savaşçılar, hikayeler anlatan ağaçlar ve kuşlar, kımıldayan topraklar, dağlar vardı. Peru’nun, Şili’nin, Uruguay’ın, Arjantin’in, kıtanın topraklarının duyulmayan sesini dinledi. Galeano, gözlerle görmekten ötesine ulaşabildiği için bunca saklanan hikayeye ulaştı. “Ben bir durumu, bir duyguyu ya da bir düşünceyi eğer önce gözlerimi kapatıp göremiyorsam onu aktarma yeteneğinden yoksunum” diyordu. Yeryüzünün acıları insanın içinde yankılanmazsa nasıl yazabilir ki?
Unutkanlığın düşmanı
Galeano (1940 - 2015 Montevideo), unutmaya olduğu kadar diktatörlere de karşıydı. Çünkü diktatörler de diktalarını sonsuz kılmak çabalarında en fazla halkların belleğine saldırırlar. Geçtiğimiz yıl yaşamını yitiren yazar John Berger de, onun için şöyle demişti: “Eduardo Galeano yayımlamak, düşmanı yayımlamak gibidir: Yalanların, eşitsizliğin, hepsinden önemlisi de unutkanlığın düşmanını. Suçlarımızı unutturmadığı için ona minnettarız. Onun şefkati yıkıcı, hakikati hiddetli.”
Bu nedenle diktatörler de Galeano’yu sevmedi. Önce ülkesi Uruguay’da tutukladılar onu, ardından sürgün ettiler. Komşu Arjantin’e sığınarak, hikayelerini yazmayı sürdürdü. Ancak diktatörler orayı da ele geçirince İspanya’ya gitmek zorunda kaldı. Orada da ölüm, uzun yıllar insanlara zulmeden bir diktatöre, iktidarının sonsuz olmadığını hatırlatalı bir yıl olmuştu. Galeano, ancak yıllar sonra ülkesine dönebildi.
Direnenler için ardında bir hazine bıraktı: Tepetaklak, Ve Günler Yürümeye Başladı. Zamanın Ağızları, Yürüyen Kelimeler, Biz Hayır Diyoruz, Helena’nın Rüyaları, Kadınlar, Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri, Aynalar… Ardında sadece kitaplar, öyküler değil, yitik bir belleği ortaya çıkarmanın yolunu, hikayelerin ardından giderek halkların hakikatine ulaşabilmenin direnişini, tüm kötülüklere rağmen yeni bir dünyayı kurmanın umudunu da bıraktı. Eduardo Galeano, Hikaye Avcısı adlı kitabı ile dünyaya veda etti. Onun küçük ama içinde kocaman dünyalar barındıran hikayeleri direnenler için ışık olmaya devam ediyor.
Eduardo Galeano’yu yine en iyi kendi sözleri, yazdıkları, söyledikleri anlatıyor. Bu yüzden son söz de yine ondan olsun: “Hiçbir tarih dilsiz değildir. İstedikleri kadar sahiplensinler, bozsunlar, hakkında yalan söylesinler, insan tarihi çenesini kapalı tutmayı reddeder. Sağırlığa ve cehalete rağmen geçmiş zaman, şimdiki zamanın içinde tiktaklamayı sürdürür.”