Eğitim, “düzeltmek, biçim vermek, iyi etmek” olarak tarif edilir. Ancak bu tanımlar, eğitim olgusunun gerçek işlevini tanımlamanın değil, esas işlevinden ve içeriğinden soyutlaşarak egemen ideolojinin bir iktidar tasarım aracı haline getirilmek istenmesinin bir ürünüdür. Tüm uygarlık tarihinin eğitim haline getirilmek istenmesinin bir ürünüdür. Tüm uygarlık tarihinin eğitim anlayışı, bu temel gerçeklik üzerinden inşa edilmiştir.
Uygarlığın gelişim aşamalarına bakıldığında ilk olarak müdahale ettiği alanın kadın ve toplumsal zihniyet alanı olması, bu gerçekliğin somut ifadesi olmaktadır. Toplumsal zihniyet üzerinde kendi zihniyet hegemonyasını oluşturmayan bir iktidar kendi sürekliliğini sağlayamaz. Uygarlık güçleri açısından toplumsal zihniyet üzerinden yaratılan hakimiyet, iktidarını büyütmenin ve sürekli kılmanın temel yol ve yöntemidir.
Bunu da esas işlevinden boşaltarak, tamamen zihinleri esir almanın aracına dönüştürülen eğitimle yapmaktadır. Eğitimi esas işlevinden boşaltarak salt sahte, yalan bilgi olarak değil, aynı zamanda bir karşı saldırı silahı olarak da kullanmaktadır. Bin yıllarca ana-kadın zihniyeti eksenli geliştirilen demokratik komünal değerlerin bu kadar tahribata uğratılması bu karşı saldırı silahıyla başarıldı.
Çağımız insanlığının ahlaki ve politik değerlerinde alabildiğine kaçışı, ilkellik, cahillik olarak tanımlaması işte egemenlerin eliyle geliştirilen eğitim anlayışının ürünleridir. Tarihsel olarak ana-tanrıçanın geliştirdiği toplumsallığın sığınağında insanlığın sahip olduğu zihniyet, kendi doğasına yabancılaşmayan, özüne ters düşmeyen, kendi hakikatine daha yakın bir duruşu ifadesidir. Elbette bu, Ana-Tanrıça ve onun geliştirdiği toplumsal zihniyettir.
O zaman eğitim felsefemizin özü Ana-Tanrıça’nın binyıllarca yaratıp büyüttüğü demokratik komünal değerleri bilince çıkarma, bu değerleri yaşama isteği uyandırma, bu değerlerle bir zihniyet kazanma gerçekliğine dayanmalıdır. Ancak o zaman uygarlık güçlerinin toplumsal zihniyet alanına müdahalesini ortadan kaldırabilir, kendi hakikatimizi, anlamaya, tanımaya doğru yol alabiliriz.
Egemen ideolojinin tüm eğitim tasarımları aynı zamanda “kendi bilinci”ni parçalama üzerine bina edilir. Bu yolla bireyin kendi tarihsel ve toplumsal değerleriyle kişilik ve kimlik kazanımının önü alınmaya çalışılır. Bu tasarım çocuklar ve gençler üzerinde ana sınıfından başlayarak tüm eğitim hayatı boyunca çok sistematik bir şekilde uygulanır. Böylece tüm toplum teslim alınmak istenir. Çünkü gençliği elinden alınmış bir toplumun özgürlüğü ve geleceği de elinden alınmıştır. Egemenlerin tüm bilgi epistemolojileri üzerinde tekel kurma isteği, bu gerçekliğin bir ürünüdür, sonucudur. Kendilik bilincini yaratmayan bir eğitim anlayışı sisteme modern köleler yaratmaktan öte bir anlam ifade etmemektedir.
Ahlaki çürümenin ve apolitik birey olmanın adeta övgü haline geldiği çağımızda insanın durumu modern köleyi andırır. Alabildiğine liberalizmin batağına sürüklenmiş olan bireyin ahlaki ve politik toplum ilkelerine yabancılaşması, sistemin onları bu değerlere karşı bir karşı saldırı silahı olarak da kullanılmasını doğurmaktadır. Bu nedenle eğitim anlayışımız, felsefi bir içeriğe ve arayışçı bir özelliğe sahip olması gerekir.
Bu bağlamdan hareketle “ben kimim” sorusunu ve “kendini bil” ilkesini yaşamının temel soruları olarak ele almalıdır. Eğer eğitim anlayışımız bizlere bu soruları sordurtmuyorsa, bizi bir özgürlük arayışçısı haline getirmiyorsa, o zaman eğitim anlayışımızda, çok köklü bir yanlışlık vardır. Çünkü kapitalist modernitenin kendini topluma sunuş tarzı, tek hakikat ve alternatifsiz bir sistem olduğuna dairdir. Bu yolla insanlığın tüm arayış yol ve yöntemlerini yalan, yanılgı, saplantı, olarak yansıtmaya çalışır.
Eğitim anlayışımızı, sistemi tüm yönleriyle aşma ve hakikat arayışını uyandırma gerçekliği üzerinden geliştirmeliyiz. Sistemi aşmayı hedefleyemeyen bir eğitim anlayışı özünü liberalizmden almaktadır. Eğitim felsefemizin reddettiği bir diğer anlayış, “okullu” olmaya koşullayan eğitim anlayışıdır. Eğitim felsefemiz “okullu” olmayı reddedip, toplumsal yaşamın tüm alanlarını eğitim alanı olarak görüp, bireyi bu temel ilke üzerinden ele alır. Ahlaki ve politik toplumun sürekliliğinin sağlanması, ancak toplumsal yaşamın tüm alanlarının bir eğitim alanı haline getirmekle mümkündür.

Toplumsal alanın tümüyle bir eğitim alanı olarak ele alınması sistemin “eğitimi” salt öğrenme, bilgi edinme sınırlarına hapseden kapitalist modernite bu yolla tüm toplumsal hakikati karalamakta, insanlığa seçeneksiz bir yaşam sunarak, geliştirdiği kölelik sistemine dair bir rıza üretimini yaratmaktadır. Böylece eğitim felsefemizin özü, sistemin bilme sınırını aşan, yaşam ve hakikat bilgisiyle yüklü olan bir zihniyete sahip olduğunda, kendi eğitim gerçekliğimizi yaratırız.



 Antep H Tipi Cezaevi