Ağaçlara bez bağlamak, Kürdistan ve Anadolu’nun birçok yerinde var olan bir gelenek. İnsanlar muratlarının gerçekleşeceği umuduyla, çok saf duygularla gözlerini kapar ve bağlar ağaca isteğini. İlginçtir ki, büyük çoğunlukta yüksek bir tepede yegane, biricik ve yalnız bir ağaçtır bu dilek ağacı...
Bu kültürel etkinlik nasıl bir anlam taşıyor hep merak ederdim. Kutsal bir tapınak gibi tek başına ayakta duran ve tarihi bir ritüel olan bu davranış, insanın köklere bağlılığının somut bir ifadesi gibi. Yaşlı ve yalnız bir ağacın derinlere uzanan kökleri ile ağaca bağlananların toplumsal kökenleri arasında yadırganmayacak bir ilgi var. Kürdistan ve Anadolu için cennet benzetmesi çokça yapılır. Bu cennette bir huzurlu mekandır dilek ağacının gölgesi. Sabır taşı üstünde oturur insanlar yeryüzünün bu küçük bahçesinde...
Belki de Harran’da Adem’in çalıştığı ovada, Havva Ana’nın elini uzattığı elma bu bahçedeydi. Musa’nın çiftçilik yaptığı bu topraklarda, Eyyüp’ün çatlamayan sabır taşıydı üzerine oturduğumuz kara taş. Hazreti İbrahim’in ateşlerin ortasında yansa da yüzüne çarpan kızgın sıcak değil Halül-ül Rahman’ın serinliği idi, bu yapraklar arasında esen rüzgarın getirdiği. Ağaca bağladığımız, İsa’nın kutsadığı şehir olan Urfa’ya portresini işlemiş olarak gönderdiği, kölelerin alınterlerini ve göz yaşlarını sildiği mendil miydi?
Peygamberler şehri Urfa’da ağaçlara mendil bağlar halk. Su kenarı ve bir ağaç altı hayattır, Urfa’nın sıcağında. Enteresandır, bizde ‘’hayat’’ derler, ağaçlarıyla beraber içinde küçük de olsa havuzu bulunan evin avlusuna. Çünkü memlekette su ve ağaç hayattır. Bu yüzden Urfa, Kürdistan ve Anadolu’nun kesiştiği hayat dolu bir bahçedir. Suyu bol olduğu için ‘Edessa’ demiş Egeliler. Ondan ki, kimseden bir tas suyunu esirgememiştir Urfa...
Tüm kutsallıklar bu hayat ağacının altındadır. Neolitik dönemin özgür ve eşit toplumu, köylü ve taşralı Sabilerin yarı balık yarı insan olan deniz kızları ve ay yüzlü tanrıçaları ile Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların en mukaddes değerleri bu yaşam ağacının altındadır. Bu tarihi yaşam noktası, rahmetin ve merhametin ülkesi olduğu kadar, başkaldırı ve direnişin de yıkılmaz kalesidir.
Dostları gibi düşmanı da çoktur bu canlı dünyanın. Urfa emeği, bereketi yaşadığı kadar zulmü ve zorbalığı da görmüştür. Ezgileri ve ağıtları bu acılı yaşantının izleriyle doludur. Lilit’in sesidir, kadınların ve halkların sessiz çığlığı. Egemenler tarafından yapılan saldırılar karşısında, her halk solmamak için direnen bir çiçektir Urfa’da. Kuzey ve güneyliler, doğu ve batılılar... Aryen ve Semitikler, Hititler ve Mittaniler... Kürtler, Ermeniler, Araplar, Asuriler, Türkler, Helenler, Romalılar ve diğerleri, Urfa (Riha) herkesin vatanıdır. Tüm halklar için Urfa, ilim-irfan, izan-idrak merkezidir. İman dolu ideolojik bir öğrenme okuludur. Hayat derslerinin okutulduğu ilk üniversite ve medreselerin yeridir.
Halklar tarihinin mozaik döşemeli bu yol kavşağı çokça tüccarların savaş alanı olmuştur. Urfa, çağdaş Nemrutlara gelene kadar çok zalim görmüştür. İstemeden de olsa, fetih zihniyetiyle kör olmuş tacirlerin zoraki ev sahipliğini yapmıştır. Özgür ve ahlaklı yaşamı yaratan inançlı toplumların diyarı, cehalet savaşlarının mekanı olmuştur. Din adına sahte dinciliğin kol gezdiği bu sevilen yerleşim alanı, çatışmaların kalbi olmuş, çoğu kez kanla yıkanmıştır. Egolarının esiri fatihlerin sultasında, özgürlüğe ve barışa hasret kalmıştır.
Urfa, binlerce yıllık tarihiyle, bir ağaç gibi yalnız. Bu yalnızlıkta bir dilek ağacı gibi, toprağındaki halkların umutlarını, özlemlerini de barındırıyor içinde. Birbirine bağlarcasına halkların dileklerini buluşturuyor. İçinde yaşayan halkların yalnızlığına ortaklık eden bir ana misali herkesi besliyor, fakat yine inkar ediliyor. Dili ve varlığı inkar ediliyor Urfa’nın.
İnkarcılar dört bir yanı sarmış olsa da güneş her sabah büyük bir umut olarak doğuyor memleketine. Güneş, dinin anlamını bilerek ve anlayarak, özgürlük ve sanata bir ibadet gibi değer vererek, toprağı tırnakla kazıyıp gerçek anlamı açığa çıkararak, helal ve haramı görerek her sabah yeniden doğuyor.
Urfa, bugün gerçek Urfalılara büyük bir özlem duyuyor. Viran olmasın şehirleri, Kudüs’ün Gazze’sine dönmesin Serêkanî’si diye...Tüccar kılıklı dincilerin ve halktan uzak türkücülerin el attığı Urfa, bir köle olarak yaşamaktansa, özgürlük savaşçısının şarkısını söylemek istiyor. İhaneti bağrından söküp atıp, savaş ağalarının üzerine yürümek istiyor. Urfa, feodal işbirlikçi gericiliği parçalayıp, diri diri gömülen ‘’Medine kızı‘’ mezarından çıkarmak istiyor. Urfa, artık haçlı seferlerinin kılıçlarını ve Gladio’nun tank paletlerini kırmak istiyor. Urfa, Hilvan ve Siverek direnişi günlerindeki gibi yükselen kızıl güneşiyle tekrardan kucaklaşmak istiyor.
Çocuktum! bir ağaca mendil bağlamıştım, yaşlı bir ana sokuldu yanıma, ‘’bez bağlama, gönlünü bağla’’ dedi...