Kobanê'nin yeniden inşa sürecinde ekolojik yapılar üzerine tartışmalar sürerken, bazı notlar düşmek istiyorum...

Sermaye ancak kendisine benzer şeyler inşa edebilir. Gücün temerküzü sermaye, iktidarını mimaride kurar. Hemen hemen her kültürde olan, Babil Kulesi'nin yıkılması söylencesinde, kulenin simgelediği iktidar açık olarak görünür. Yani Tanrı, kendisinden başka bir iktidarın olmasını istemez, kuleyi yıkar. Tanrı, bu söylencede, ister inanın ister inanmayın haklıdır. Babil Kulesi ve her kule her zaman iktidardır ve yıkılmalıdır. Yüksek binalar, büyük gökdelenler, kendilerinin, çok iyi gösterdiği gibi bir erkek-iktidar kent tasarımlarıdır. Kapitalist kent erkektir. Muhtemel bir "Ekolojik kent" ise kadın.

Ekolojik yapıların temel özelliği, sadece organik inşa maddeleri ile üretilen değil, özgür, birlikte ve eşit irade ile radikal inşaat tekellerine ihtiyaç duyulmadan inşa edilmeleridir ve bu, herkesin bu yapı biçimine ulaşabilme hakkını da içinde taşır. Bu yüzden mesela Hawai adalarında "klasik yerli yöntemlerine" göre ama bir inşaat tekelinin, tatil sitesi inşa ettiğini düşünürseniz, bu hiçbir zaman ekolojik bir yapı değildir. Organik malzemeler ile üretilmiş ki "üretilmişin" altını çizmemiz gerekir, bu yapılar ancak kapitalist kentten kaçış için pazarlanmaya çalışılan, birer karikatür olur. Zaten "klasik yerli yöntemleri" aslında hiçbir radikal uzmanlık ihtiyacı duyulmayan, birlikte, dayanışma ile gerçekleştirilen bir inşa biçimidir. Kuşkusuz hiçbir zaman aynı da olmayacaktır. Hiçbir kapitalist meta üretimi, yeni bir satış durumunu beslemeden, tahrik etmeden gerçekleşemez. Yani araziye en fazla kaç kulübenin yapılabileceğinin hesaplandığı bir inşa biçimi bile tek başına ekolojik olma durumunu ortadan kaldırır.

Bu tür yapılardan şu anda en büyüğü olan Abu Dabi çölüne inşa edilen "Masdar City" adlı ekolojik kent (!) tam anlamıyla buna bir örnektir. Sadece güneş enerjisinin kullanılacağı, rüzgar kulelerinin, su buharlarının sokakları serinleteceği bu kent, ekolojik bir kent olarak tanımlanmaktadır. İlk bakışta hemen anlaşılabileceği gibi, bunun temelinde yine bir Faust saklıdır. Çölü cennet haline getirme fikri, yine şeytanın baştan çıkardığı insanlıktır. Milyarlarca dolarlık bu kent inşası, her görkemli inşa gibi işçilerin, özellikle yoksul Hintli ve Pakistanlı işçilerin yoğun bir sömürüsü ile devam etmektedir. Sadece bu inşa sürecinde harcanan enerji, bu kentte yaşayacak ayrıcalıklı insanların toplamının en az 10 katı fazla insanın yaşayacağı, bedevi yerleşim yerleri inşasında kullanılsa, bu enerji onları 300 yıl kadar hiçbir şey yapmalarına ihtiyaçları olmadan yaşatacak durumdadır. Sadece yüzyıllardır bedevilerin kullandıkları barınma biçimi, kıl çadırlarla karşılaştırmanız, ekolojik Faust’un ağzını tıkamaya yeterlidir.

Yani her yeni baraj inşaatı, üretilen her yeni Watt elektrik, özgürlüğümüzü daha da uzağa sürüklüyor. Enerjinin nereden üretiliyor olması çok önemli olmasına rağmen, her şeyi açıklamak için yeterli değildir. Tamamıyla yenilenebilir bir enerji üretiminin bile elde edilmesi ve dağıtımı ile iktidar otoriteyi dışlamaz. Ekolojik bir kent (!) mutlaka daha az enerji tüketen ve topluluğun kendi enerjisini yaratan olmalıdır. Elektrifikasyon şiarı ile birlikte, Sovyet devriminin özgürleşmeci ütopyasının ortadan kalkması sürecinin eş zamanlı olması tesadüf değildir bence.

Kobanê, TOKİ tarafından inşa edilirse TOKİ suretinde, müteahhitler tarafından yeniden inşa edilirse müteahhit suretinde, özgür, birlikte ve eşit biçimde, radikal inşaat tekellerine ihtiyaç duymadan yeniden inşa edilirse Devrim suretinde kurulacaktır.

* Ekolojik kent üzerine ayrıntılı düşünceler ve tartışmaları ve ekolojik yapının pratik olarak nasıl yapılabileceğini "Kent Reformu ve Yeni Gecekondu Hareketi" kitabında yapmıştık.