
“Komünist Parti İnşa Örgütü”nü kurduğu gerekçesiyle 1996 yılında tutuklanarak müebbet hapis cezası alan ve 19 Aralık 2000 tarihindeki cezaevi operasyonu sırasında gaz bombalarından birinin göğsüne isabet etmesi sonucu KOAH hastalığına yakalanan 48 yaşındaki Mehmet Canpolat, bir yıl önce şiddetli kusma ve baş ağrıları nedeniyle sağlık sorunları yaşamaya başladı.
Asprin verilerek geri gönderildi
Ancak birçok tutsak da olduğu gibi Canpolat da “birşeyin yok” denilip asprin verilerek koğuşuna geri gönderildi.
Kocaeli Devlet Hastanesi’nde 13 Mayıs 2014 tarihinde muayene olan Canpolat’ın sağlık raporu ise muayeneden tam yedi ay sonra çıktı. 2 Aralık 2014 tarihinde hazırlanan raporda Canpolat için, “Cezasının infazının derhal tehiri (ertenmesi) gerekmez. Süreli hapis cezasının infazı hükümlünün hayatı için kesin bir tehlike teşkil etmez. Hastalığının resmisağlık kuruluşlarının mahkumlara ayrılan bölümlerinde infaz olunmasına gerek yoktur” denildi.
Ölüm sınırında hastaneye
Aylar boyunca bu şekilde adım adım ölüme hazırlanan Canpolat, 7 Aralık’ta artık konuşma ve görme yetilerini, hareket kabiliyetini ve hafızasını kaybedince hastaneye kaldırıldı. Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı. Hastanenin Beyin ve Sinir Cerrahi Bölümü’nce yapılan muayenede Canpolat’ta beyin tümörü olduğu anlaşıldı.
Durumu gün geçtikçe kötüleşen Canpolat için avukatları bir kez daha ATK’ye başvurarak tahliyesini istedi. Daha önce “Cezaevinde kalabilir” raporu veren ATK, bu sefer de “Hastane şartlarında yatırılarak infazına devam edilmesinin uygun olduğu”nu belirterek, Canpolat’ı ölüme mahkum etti.
Ölmeleri için süreyi uzatıyorlar
Avukat Gülizar Tuncer, devletin el birliği ile Canpolat’ı öldürdüğüne dikkat çekerek, “Savcılar, cezaevi idaresi, ATK el birliği yaparak öldürdü” dedi. ATK’nın Canpolat için 5 Ocak tarihinde bir kez daha cezaevinde kalabileceği raporu verdiğini anımsatan Av. Tuncer, “Canpolat yaşamsal fonksiyonlarını yitirmiş bir hasta tutsaktı. Bırakın cezaevinde kalmayı tek başına yaşamsal fonksiyonlarını dahi yerine getiremiyordu. Tek başına beslenemiyor, tek başına solunum cihazı olmadan nefes alamıyor, makinalara bağlı bir şekilde yaşıyor ve ceza infaz ertelenmemeli raporu veriliyor” diyerek tepkisini dile getirdi. Sürecin uzatılması ve hasta tutsağın ölmesi için bu tür raporların verildiğini ifade eden Tuncer, bu ölümlere karşı ellerinden hiç bir şey gelmediğini, sadece seyirci kalabildiklerini söyledi.
İki haftada 4. ölüm
Mehmet Canpolat’ın yaşamını yitirmesiyle son iki haftada cezaevlerinden tabutu çıkan hasta tutsak sayısı 4’e yükseldi.
2014 yılında Seyithan Taşkıran, Şeyhmus Yetek, Celal Kılıçaslan, Ramazan Özalp adlı hasta tutsaklar ölüme gönderilirken, yılın son günü Diyarbakır ve Siirt cezaevlerinden peşpeşe ölüm haberleri geldi.
Lütfi Taş’ı ihmal öldürdü
2009’da Kandil’den gelen Barış Grubu üyesi Lütfü Taş, 5 yıldır tutuklu bulunduğu Diyarbakır D Tip Cezaevi’nde geçirdiği kalp krizi sonucu 2014’ün son gününde yaşamını yitirdi. Hem cezaevindeki arkadaşlarının hem de sağlık ekibinin tuttuğu rapora göre, Taş’ın cezaevi ve sağlık ekibinin ihmali nedeniyle yaşamını yitirdiği belirlenmişti.
Revire götürülmedi
Taş’ın ardından Siirt E Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Haşem Arduçlu isimli tutsak da 31 Aralık’ta yaşamını yitirdi. Arduçlu da Taş gibi rahatsızlanmasına rağmen cezaevinde doktor olmadığı için tedavi edilememiş ve akşam saatlerinde kalp krizi geçirerek yaşamını yitirmişti.
Geri gönderildi
Cezaevi’nde yanlış teşhis konulduğu için tedavisi geciken, “cezaevinde kalamaz” raporuna rağmen ölüm sınırında tahliye edilen 26 yaşındaki Abdulmecit Arslan (Argeş) ise 8 Ocak gecesi yaşamını yitirdi. Kanser hastası olan Arslan da Mehmet Canpolat gibi, kaldığı Tekirdağ Cezaevi’nde revire her gittiğinde “bronşitin var” denilerek farklı ilaçlar verilerek koğuşuna geri gönderilmişti. Abdulmecit Arslan da ATK’nin raporuna rağmen 2 ay boyunca keyfi biçimde tahliye edilmemişti.
HABER MERKEZİ