• Devasa sosyolojik gerçeği ve halkın demokratik iradesini basit bir biat mekanizmasına indirgeyerek boşa çıkarmaya çalışmak, tarihsel akışı doğru okuyamamanın bir tezahürüdür.

A.DİREN POLAT

Modern ulusal uyanışlar, öyle düz, cetvelle çizilmiş yollardan ilerlemiyor; varoluşsal sancılardan süzülüyor. Bir halkın yarım asra yaklaşan özneleşme, kendini tarihin o unutturulmak istenen karanlığından çıkarıp var etme kavgası değerlendirilirken bir tuzağa düşülüyor veya bilinçli bir çarpıtma üzerinden yol alınmak isteniyor. Mesele, sosyolojik birikimi sadece donmuş bir örgüt mimarisine, lider odaklı yapay bir kimlik inşasına ya da tek sesli bir network projesine indirgeniyor.

Bu, kendince steril ve uzaktan bir bakış açısı. Oysa tarih felsefesinin ve derin sosyolojinin çıplak gözüyle bakıldığında, karşımızda yukarıdan dikte edilen kurgusal bir dogmanın olmadığı; tüm dış kuşatmalara ve bölgesel yıkımlara rağmen kendi toplumsal modernitesini küllerinden doğuran canlı, ele avuca gelmez ve sürekli devingen bir hakikat olduğu görülebilmeliydi. Bu hakikatin biraz içine girdiğimizde, yaratılan aidiyetin, etnik kökleri ya da kültürel bağları dışlayan, sadece bir liderin biyolojik varlığıyla mühürlenmiş yapay bir 'örgüt-ulus' projesi olduğu iddiası, felsefi olarak zaten boşa çıkıyor.

Yapay bir siyasi mühendislik değil

Toplumsal hareketlerin ontolojisi bize açıkça gösteriyor ki; bu yürüyüşün asıl dehası, sömürgeleşmiş, belleği felç edilmiş ve asimilasyon kıskacında sessizliğe mahkûm edilmiş geleneksel bir toplumu, köklü bir irade devrimiyle ayağa kaldırmış olmasıdır. Geleneksel egemenlerin, feodal aşiret yapılarının ve ağalık düzeninin pasif birer nesnesi kılınmış bir halk, tarihte ilk kez kendi kaderini efendilerin iki dudağı arasında değil, kendi kolektif bilincinde aramaya başladı. Kadın özgürlükçü, seküler ve ekolojik bir ufka taşınan bu yeni kimlik; köylülere, gençlere ve en çok da kadınlara tarihsel birer kurucu özne kimliği kazandırdı. Yani kitlelerin kurduğu bağ, yapay bir siyasi mühendisliğin dayatması falan değildir; varlığını, dilini ve insanlık onurunu sömürgeci bir hiçlikten söküp alma ilişkisidir.

Kör bir inançla biat edilmiyor

Bu varoluşsal aydınlanmada lider figürüne atfedilen sembolik ve felsefi anlamı da doğru okumak şart oluyor. Bu rol, iddia edildiği gibi aşağıdan yukarıya akan toplumsal yaratıcılığı boğan bir bariyer değil, aksine çok parçalı ve kırılgan bir toplumsal gövdeyi bir arada tutan simgesel bir zamk işlevi görüyor. Çeyrek asırdır mutlak tecrit koşullarında sürdürülen felsefi üretim, bu gerçekliği rasyonelleştirdi ve lideri salt bir askeri ya da siyasi komutan olmaktan çıkarıp fikirsel bir meşruiyet dayanağına dönüştürdü. Toplum, kör bir inançla Rêber Apo'ya biat etmiyor; tam aksine, devlet merkezli dünyayı aşmayı hedefleyen, ortak yaşamı ve radikal demokrasiyi savunan evrensel bir felsefeye bağlanıyor. Dışarıdan bakıp kurumsal bir otosansür ya da biat kültürü olarak yorumlanan, kriz anlarında dışarıya karşı gösterilen o blok duruş ise aslında Ortadoğu gibi varoluşsal tehditlerin fırtınaya dönüştüğü bir coğrafyada kolektif varlığı koruma güdüsüdür. Dışarıya yansıyan bu stratejik birlik refleksi, içeride yerel komünlerden sivil topluma kadar uzanan muazzam bir iç tartışma, eleştirme ve diyalektik müzakere kültürünün canlılığını ortadan kaldırmıyor, aksine onu koruyor.

Monolitik bir homojenlik dayatılmıyor

Aynı şekilde, bu yapının kendisine muhalif olanları topluluğun dışına ittiği, onları makbul ya da yerli görmediği yönündeki eleştiriler de Hareket'in kuramsal omurgasını oluşturan çoğulcu felsefeyle taban tabana çelişiyor. Ulusu tek bir etnik kökene, tek tipe ya da homojen bir inanca indirgeyen ulus-devlet mantığını felsefi olarak kökten reddeden Hareket, kimliği bir tahakküm aracı olmaktan çıkararak farklı halklar ve inançlarla eşit düzeyde buluşan demokratik bir çatı olarak tasarlıyor. Buradaki turnusol kağıdı bir yapıya kayıtsız şartsız itaat etmek değil, ortak ve demokratik yaşam iradesine sahip olmaktır. Nitekim siyasi alandaki muazzam iç çeşitlilik, dindar ve muhafazakar dinamiklerin yapı içindeki tarihsel ağırlığı, monolitik bir homojenlik iddiasını pratik olarak da çürütüyor zaten. Yöneltilen eleştiriler hiçbir zaman etnik bir dışlama ya da kimliksizleştirme üzerinden yürümüyor; izlenen siyasi programlar ve tarihsel ittifaklar üzerinden yürüyen tamamen siyasi ve sınıfsal argümanlar bunlar.

Geliştirilen kolektif savunma kalkanı

Son dönemde yaşanan siyasi kırılmaları, tasfiyeleri ve söylemsel savrulmaları 'yakınlaşan bir felaketin' ya da tarihsel bir iflasın kanıtı olarak sunmak, makro-siyasetin diyalektik ve trajik doğasını ıskalamaktır. Küresel ve bölgesel güçlerin kuşatması altında, asimetrik bir baskı sarmalında varoluş mücadelesi veren bir halk için değişik senaryolara hazır olma hali bir zafiyet değil, aksine güçlü duruşudur. Eski dünyanın öldüğü ama yenisinin doğmak için büyük acılar çektiği bu fetret devrinde yaşanan sarsıntılar, Hareket'in yok oluşuna değil, değişen dünya dengelerine karşı geliştirilen kolektif bir savunma kalkanına işaret ediyor.

Bu yaklaşım sahiplerinin eleştirisi mi?

Entelektüel sorumluluk adına manzaradan fazla uzaklaşmak, bazen tabandaki milyonlarca insanın gündelik yaşamında deneyimlediği acıları, direnişi ve varoluşsal tehditleri görmezden gelerek steril bir fildişi kulesine çekilme halini doğurur. Dönemsel pratik hatalar ve tıkanıklıklar elbette eleştirinin konusudur ve eleştirilmelidir, ancak bu sancıları Hareket'in temel sosyolojik varsayımlarının yanlışlığına yormak, yarım asırlık devasa bir toplumsal aydınlanma, modernleşme ve özgürleşme birikimini, konjonktürel bir siyasi tıkanıklığa kurban etmek hatasına da düşmemek gerekir. İşte o zaman entelektüellik, objektiflik rafa kalkar. Kimse de bu yaklaşımın sahiplerinin getirdiklerini eleştiri olarak algılamaz.

Tarihsel akışı doğru okuyamama

Sonuç olarak, bir halkın uyanış serüveni, sınırları tek bir organizasyon tarafından çizilmiş donmuş bir senaryo değildir; kendi küresel modernitesini yaratan dalgalı bir denizdir. Bu devasa sosyolojik gerçeği ve halkın demokratik iradesini basit bir biat mekanizmasına indirgeyerek boşa çıkarmaya çalışmak, tarihsel akışı doğru okuyamamanın bir tezahürüdür. Aynı zamanda Hareket'i 20. yüzyılın totaliter şablonlarıyla okumadır. Asıl entelektüel ve insani sorumluluk, bu toplumsal birikimi dönemsel hayal kırıklıklarının gölgesinde mahkûm etmek yerine, onun içindeki çoğulcu, dönüştürücü ve özgürleştirici potansiyeli, toplumun her ferdinin anlayabileceği bir durulukla, hakikatin o büyük ve bütünlüklü aynasında doğru konumlandırabilmektir.