"Donmuş bir hayat vardı adeta. Hayat durmuştu; sanki bir film izlerken, filmin bir görüntüde takılıp kalması gibi. Benim için yeni bir ölüm anıydı. Bir odaya giriyorsun, bir mutfağa, bir kadının elinde bıçakla havuç kesmekte olduğunu görüyorsun. Sonrası daha da feciydi. Kurbanlar, hala bir yerlere götürülüyordu. Birkaç köylü helikopterimize geldi. 15 veya 16 güzel çocuk vardı yanlarında, onları hastaneye götürmemiz için bize yalvarıyorlardı. Bütün basın mensupları orada oturduk ve her birimiz birer çocuk taşıyorduk. Helikopter havalanırken, kucağımdaki küçük kızın ağzından sıvı geldi ve kollarımda öldü.” Halepçedeki kimyasal saldırıdan kısa bir süre sonra İranlı gazeteci Kaveh Golestan, gördüklerini böyle anlatıyordu!

Operasyonun adı "Enfal Harekâtı”ydı: Enfal, Arapça’da "savaş ganimetleri” anlamına gelir. Bu harekat, Kürt halkına yönelik bir dizi sistematik saldırıyla gerçekleştirilen soykırım harekatıdır. Bombalama sürdükçe, insanlar havada hoş bir koku, tatlı elma ve sarımsak kokusu alıyor ve dakikalar geçtikçe, nefes almakta güçlük çekmeye başlıyorlardı. Bazı insanlar hemen orada ölüveriyor. Harekat, 1986’nın başından 1989’a kadar sürer ve hedef aldığı alanda siviller yaşadığı için çoğu kadın, çocuk ve yaşlı 180.000 insanı katledilir. 4000 köy yerle bir edilir ve en az 1 milyon insan göç etmek zorunda kalır.  Ardından, 1988 yılında, aynı anda fakat ayrı bir operasyon kapsamında, Halepçe ve çevresine yönelik yeni bir saldırı başlatılır. Bu saldırı, Irak Kürdistanı ve Enfal trajedilerinin sembolü olur. Halepçe ve çevresi; kitle imha silahlarıyla bombardımana tutulur. Bu zulmün tanıklarından biri ölüm günlerini şöyle anlatıyor; "bazı insanlar hemen orada ölüverdi. Bazıları ise gülerek can verdi, diğerlerinin ölümü biraz daha uzun sürdü; önce yanarak, vücutları su toplayarak ya da ağızlarından yeşil kusmuklar gelerek öldüler.”

Halepçe soykırımı, yaklaşık 5000 erkek, kadın, çocuk ve yaşlıyı öldürdü; 10.000’den fazla insanı yaraladı; binlerce insan hala kayıp ve binlerce insan soykırım sonrasında ortaya çıkan komplikasyon, hastalık ve doğum kusurları sebebiyle hayatını kaybetti. Soykırımdan canlı kurtulanlar ise normalden çok daha yüksek oranlarda sağlık sorunu yaşadı. O gün, en azından Kürtler için, dünyanın dilsiz, sağır ve kör olduğu bir gündür. O gün insanlığın utandığı, itibarını yitirdiği ve kınandığı bir gündür.

Saddam Hüseyin, Irak’taki Kürt nüfusa yönelik başlattığı Halepçe soykırımı için hiçbir zaman yargılanmadı, yargılandığı 1982 yılındaki Dujail Katliamı davasında ölüm cezasına çarptırıldı ve idam edildi. Takma adı "Kimyasal Ali” olan, Saddam Hüseyin’in kuzeni Ali al Hasin al Majid, Saddam Hüseyin’in de rızasıyla soykırımın esas sorumlusu olarak Halepçe soykırımı davasında yargılandı, ölüm cezasına çarptırıldı ve 25 Ocak 2010’de idam edildi.

Hiç bir dünya gücü ne Saddam Hüseyin rejimini bu insanlık suçu nedeniyle kınadı, ne de soykırım yapılırken herhangi bir tepki dile getirdi. Amerikan medyası tek bir haber yapmadı. Avrupa Birliği ülkeleri sesini yükseltmedi; Birleşmiş Milletler hiçbir açıklama yapmadı. Hiçbir ulus bu soykırım karşısında tepkisini dile getirmedi. Felaket, 1988 yılında Kürtlerin başına geldi; 1993’te Ruandalıların; 1930 ve 1940’lı yıllarda Yahudilerin; 20. yüzyılın başında ise Ermenilerin… Ne yazık ki soykırımlar karşısındaki sessizlik; insani değerlerden çok siyasal çıkarların hükmettiği politika nedeniyle hala sürüyor… Zira hala İran, Türkiye ve Suriye’nin Kürtlere yönelik yürütmekte oldukları fiziksel, kültürel ve dilsel soykırıma tanıklık ediyoruz. Dünya yine tepkisiz; yine seyirci…

Bugün hala karanlık dehlizlerde organize edilmiş; Kürt halkının varlığına, özgürlüğüne, bağımsız geleceğine yönelik haksız, hukuksuz ve ağır saldırı ve imha savaşları yaşanmaya devam etmektedir. Dünya tarihi boyunca bu denli masum, mazlum ve mağdur bir halka bu şekilde orantısız, haksız ve hukuksuz başka bir savaşın yaşanmadığı ortadadır. Ünlü Kürt atasözü "Dağlardan başka dost yok”; Kürt tarihinde birçok kez doğruluğunu ispatlamıştır. Enfal operasyonu ve Halepçe Soykırımından günümüze kadar süren soykırımlarda bu gerçeği unutmadan ulusal birlik önündeki engellerle savaşmak sanırım en hayati tutum olacaktır.