"Dünya bizim için yaşanacak; görüntülere, seslere ve tabii kokulara tahammül etmemiz gereken bir yerdir.” Joseph Conrad’ın sözlüğünde görüntünün, seslerin ve kokunun bizim düşündüğümüzden de farklı bir tanımı var. Tanımdan ziyade hepsinin fotoğrafı var, belleğin hiçbir zaman unutmayacağı biçimde çekilmiş.

Şimdi biz, yaşadığımız bu dünyada sesleri, görüntüleri bir tarafa bırakıp, yalnızca kokularla bir aradayız: Açlığın kokusu, ölümün kokusu, yalanın kokusu, ikiyüzlülüğün kokusu ve zulmün kokusu...

Koku sabır gösterilmesi gereken bir durum. Kokunun en ölümcül olanına bu ülkenin en doğusu ile en batısı arasında rastlamış olmamız tesadüf değil. Bir ülkeden bir ülkeye korkunun ve zulmün kokusundan kaçarak sınır değiştirenler, Doğu’daki açlığın o tahammül edilemez kokusundan en Batı’ya kaçarak kurtulmak, yazgısını değiştirmeyi arzu etmiş olabilir. Açlığın nefesi ölüm kokar. Ve ölüm pis nefesini bir an olsun eksik etmiyor üstünden bu kaçak hayatların. O nedenle belki, Bodrum, ardı ardına göçmen ölümlerinin karaya vurmasıyla, dalgaların ölüme boyadığı beyaz badanalı bir mezarlık! Ve o “beyaz badanalı mezarlık”ta umursamazlığın sesi yüksek volümlü. Lokantalar sabahın kokusunu akşamın kokusundan arındırmak için havalandırıyor beyaz örtüleri. Pencereler yeni güne şefkatle açılıyor; bir sıradanlığın, kanıksanmışlığın kokusu sinmiş üzerlerine. Hayat orada, o kadar ölünün arasında bir begonvil pembesi.

Mavi kokusuzdu eskiden. Şimdi kaçak bir koku sinmiş üzerine ve genzi dolduran bir şımarıklık var bu ölümlerin gerisinde.

Unutmayız, diyoruz ama unutuyoruz nihayetinde.  Şiirler yoksulluğun sokak başları. Bıçkın delikanlılar mesela, daha iki dizeyi ezbere almadan, ölümün kokusuna çekiliyorlar ardı ardına. Kağıttan Faust’lar geçiyor caddelerden evlere doğru. Hepsi yalanın kokusundan zulmün kokusuna terfi etmiş. Omuz başlarında 90’lı yıllardan kalma pırpırlar, dillerine nefret dağılmış ve her şey rağmen sırıtarak bakıyorlar hayatlarımıza. Bir adım sonrasını biz bilemiyoruz belki ama bu kağıttan Faust’lar, onlar biliyorlar bizi neyin beklediğini: Ölüm! Ve nasıl ölmemiz gerektiği de yazılı kitaplarında. Nasıl ölürsek acının kokusu daha sert olur, biliyorlar. Neremizden vurulursak daha çok kanarız, biliyorlar. Ezberleyip geliyorlar, hayatın kokusunu iç ettikleri bir tek başınalıkları var ve öldürdükçe bizleri, işte tam da orada çoğalıyor, çoğalıyor, çoğalıyorlar... 

O pis, kaba elleriyle dokundukları, sırtlarını dayadıkları zamanlarda ne sevgi, ne öfke ne de başka bir şey... Sadece tedirginlik yaratıyorlar. Ki tedirginliğin kokusu benzemez diğer saydıklarıma. Devasa bir kuyudur o. Delirtir insanı, çektikçe dibine. Orada, o kuyudaki koku zamanın başlangıcına aittir: Kabil ile Habil’den kalma. Kabil öldürmeseydi bir buğday uğruna Habil’i, bugün açlığın kokusu ile ölümün kokusu kardeş kılınmayacaktı birbirine. Kabil alnında kocaman bir kardeş katili lekesiyle düştüğünde yollara, daha annesini emen bebek bile görür görmez anlamazdı, ölümün kokusunun kırmızı benekli bir adama benzediğini...

Hayat kokuyor. Hiçbir tahammülün aşındırmadığı zamanı açlık ve ölümün kokusu aşındırıyor sadece.

Unutmayız, diyoruz ama unutuyoruz. Bir de şu sürekli unutmamamız gerektiğini söyleyenler olmasa, parantezin içine sıkıştırılmış iki kelimeden başka bir şeye benzemeyecek suretler. Ölmüş suretler. Sırtı dönük, yerde. Bir ağacın  gölgesinde. Öyle upuzun. 

Öyle upuzun sessizliği olan beyaz badanalı mezarlık. Göz hizasında görebildiğim tüm tepelere yayılmış beyazlık. Yeşil yok. Kara tende bir albino şimdi zaman. Ve kötü kokan her şey sevmez kara tendeki beyaz lekeyi!